Deprem

Hazırlayan: Serbest Mimar Yayın Komisyonu

Arşivden: Serbest Mimar, Sayı 48 · 2023

PAYLAŞ

Serbest Mimar Yayın Komisyonu

Manifesto: Ülkemiz Mimarlıksız Kaldıkça Yaralar Artacaktır

Ülkemizde son yıllarda yaşanan doğal afetler(!) ve son deprem felaketinden sonra bu bildirinin yayınlanması kaçınılmaz hale gelmiştir.

Kahramanmaraş merkezli ve ülkenin hem coğrafi hem de nüfus olarak %13’ünü etkileyen deprem, kentleşme ve barınma sürecinde çok acılı ve ulus olarak altından kalkılması çok zor tahribatlar yaratmış bir gerçek olarak önümüzdedir.

Büyük acılar yaratan ve bu acıların kolay silinmeyeceği bu süreç, aynı zamanda “Ne yapılmamalıydı?” konusunda gelecekle ilgili olarak tüm ulusumuza önemli ipuçları vermektedir. 

Bunların en önemlisi de ülkemizde mimarlığın çok yaşamsal bir etkinlik alanı olduğu ve rant ya da güncel siyasal beklentiler uğruna mimarlığın göz ardı edilemeyeceğidir. 

Türkiye, insanlık tarihinin ortak mirası kabul edilen kentleşme, barınma, sanat ve üretim süreçlerinin belgesi değerinde sayısız yerleşme ve mimari eserlere sahiptir.

Türkiye, bu vazgeçilemez evrensel eserlere ve yerleşimlere sahip olduğu için, insanlığın barınma etkinliği alanının geleceğe ait ipuçlarını da barındırmaktadır.

Türkiye, 20. yüzyılın en hızlı kentleşen ülkelerinin ön sırasındadır.

Türkiye’de, 1923’te sadece %13 olan kentleşme oranı, 2000’li yıllarda %70’e ulaşmıştır.

Öte yandan, Türkiye’nin, topraklarının %90’ı deprem fay hatları üstünde yer alır. Anadolu’nun tarihi, depremlerle yıkılan kentlerin kültürlerin acılı örnekleri ile de doludur.

Bu gerçekler ışığında, 2023 Kahramanmaraş merkezli depremin yarattığı büyük yıkıcı etki, göstermektedir ki; Türkiye’de, kentsel kararlar alınırken, anlatılan gerçekler görmezlikten gelinmiş ve kentsel rant elde etme dürtüleri öne çıkmıştır ve tarihin örneklerinin gösterdiği gibi, bu büyük acıların nedeni olan rant kaygısı artık durdurulmalıdır. 

Türkiye’nin mimarları ve mimarlık kuruluşları olarak bizler; ülkemizde yaşanan bu çelişkilerle dolu ortam ve süreçte; dünyaya ve halkımıza karşı, barınma, kentleşme ve mimari değerler anlamında, konunun asıl muhatabı ve yetkili mesleğinin üyeleriyiz. 

Bunu bilmek istemeyen ortamların ülkemize verdiği zararların da farkındayız. Bunu azaltmaya ve olumlu yönde süreci etkilemeye devam edeceğiz. Bu ikilemler karşısındaki pozisyonumuz, öncelikle biz mimarları Türkiye’nin barınma ve kentleşme sürecinin uzman muhatabı kılmaktadır.

Mimarlık dünyası olarak, özellikle, son aylarda “Kahramanmaraş Depremi” olarak bilinen ve ülkemizde büyük yaralar yaratan deprem ile tekrar ön planda konuşulan durumun, bugün de gerekli uyarıyı yaratmadığını görmekteyiz.

Açıkça belirtmek gerekir ki, Türkiye’de 1980’li yıllardan bugüne sürmekte olan kentleşme pratiklerindeki bölgesel planlama, kentsel planlama, mimari tasarım, tarihi çevre ve yapı koruma alanlarındaki uygulamalarda olan işleyiş sorunları, özellikle 1999 ve 2023 tarihli depremlerin ardından yıkılan kent parçaları ve yapılarla gizlenemez duruma gelmiştir. Afete dayanıklı kentler ve yapılar üretilememesinin ardındaki yasal, yönetsel, tasarımsal ve eğitimsel sorunlar 1999 tarihli depremin ardından yeterince tartışılarak uygulamalara yansıtılamamış ve 2023 tarihli depremlerle daha büyük yıkımlara sebep olan durumlara dönüşmüşlerdir.

Biz mimarlar, çeşitli ölçeklerde tasarım yapma ve ölçekler arası ve disiplinler arası ilişkileri sağlama yetileriyle kentleşme pratiklerinde önemli bir yere sahip olmayı talep ediyoruz. 

Mimarlar olarak, bundan sonraki süreçlerde, çözümün önemli bir muhatabı ve parçası olmayı talep etmekteyiz.

Mimarlık mesleğinin -ortaya koyduğumuz çerçevede- paydaş ve muhatap olması için atılması gereken adımları da önemli görmekteyiz. Bunun için yapılması gereken adımlar olarak öncelikli önerilerimiz aşağıda yer almaktadır.  

Mimarlık Mesleği Kapsamı İçin...

Mimarlık mesleğinin ne olduğu ve mimarın ne iş yaptığı, sorumluluklarının neler olması gerektiği toplumun büyük kısmı tarafından bilinmemektedir. Kamuoyunun bu hususta aydınlatılması sağlanmalıdır. Mimar, genellikle bir yapının projesini, yönetmeliklerin getirdiği zaruretten dolayı, “çizen” ve o noktada işi biten biri olarak bilinmektedir. Bunun böyle olmaması gereği, mimarın “çizen” değil bütün yapı süreci boyunca yapıyı “yapan”, ilgili diğer meslek alanlarını koordine eden ve yapıyla bütünleştiren, o zaman kesitinde toplumun kültürünü aksettiren bir meslek alanı olduğu kurumlara ve kamuoyuna anlatılmalıdır. Mimar ve mimarlık mesleğinin öneminin hem kamu nezdinde hem de tüm yönetim erkleri ve konunun aktörleri tarafından anlaşılabilmesi için aşağıda üst başlıkları belirtilen koşulların en kısa zamanda, öncelikle mimarlık kamuoyu içinde gündeme alınması ve bir eylem planı yapılması gerekmektedir.

Mimarlık Mesleğinin Rolünün Anlamı ve Önemi Artık Kabul Edilmelidir!

1. Mimarlık, doğanın ve ekolojik sistemin kullanımında büyük bir sorumluluk ve etkinlik alanıdır. Mimar, her türlü fiziki ideolojik maddi sınırlardan bağımsız olarak, bu sorumluluğun önemli bir aktörüdür.

2. Türkiye’de, mimarın ve mimarlığın, mevcut mevzuat içinde sadece “proje” yapmanın muhatabı durumunda olması bugünkü kentleşme sorunlarının, doğal afetlerde yaşanan felaketlerin, kaynakların yanlış kullanımlarının nedenleri arasındadır. Mimarlık meslek yasasının gerekliliği, diğer yasal konular ve mimarlık meslek kuruluşlarının rolü kabul edilmelidir.

3. Mimar, yapının doğrudan her türlü sorumluluğunun muhatabı ve sorumlusudur. Mimarlık kurumları bu etkinlik alanının önemli ve etkin kuruluşları olarak kabul edilmelidirler. Mimarlık ortamı bu sonucu elde etmek için etkin olarak çalışmalıdır.

4. Mimarlık meslek yasası ile birlikte mimarın yetki ve sorumlulukları belirlenmeli ve TBMM’de hazırlık süreçleri mimarlık meslek kuruluşları ile birlikte yapılacak çalışmalarla sürdürülerek sonuçlandırılmalıdır.

5. Yeni başlayacak merkezi yönetim ve TBMM çalışma komisyonlarında tasarım ve planlama ve kentle ilgili tüm çalışmalarda mimarlık meslek kuruluşları aktif şekilde rol almalıdır.

Kentlilik bilincinin oluşmasında ve paydaşların bir araya gelip sorun çözmesi, proje üretmesi gibi alanlarda önemli roller üstelenen, ancak alınan kararların uygulanmasında aktif rol alamayan kent konseylerinin, uygulama süreçlerinde etkin rol alması sağlanmalı ve yönetim kurullarında mimarlar rol almalıdır.

6. Fiziki yapılaşmanın, planlamanın ve tasarımın söz konusu olduğu tüm kentsel oluşum süreçlerinde mimarlık kuruluşları aktif rol almalıdır.  

7. Belediye meclislerinin imar planlarında “nokta” kararlar alması önlenmelidir.

8. Planlama, tasarım ve yapılaşma ilgili her türlü mevzuat İhale Kanunu ve ilgili uygulama yönetmelikleri, mimarlık ve proje hizmetleri alımı ihalelerini diğer hizmet alımı ihale mevzuatlarından ayrılacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. 

9. Yapım işlerinde inşaat süreci ve müteahhitlik ve yapı yapma mevzuatı yeniden gözden geçirilmelidir. 

10. Tüm kentlerde her türlü koşulda (deprem, doğal afet vb.) kent kültürü ve kent yaşamının ve mekanlarının yeniden inşası sürecinde uzaktan alınan kararlarla değil, yerel kent inisiyatifleri ve mimarlardan oluşan çalışma grupları ile birlikte karar verilmelidir. 

11. Mimarlık kültürünün, insanlığın yaşamındaki önemini kavratacak, yaygınlaştıracak      politikalar devreye sokulmalıdır. 

Sonuç Olarak...

Bu ülke, daha pek çok kez, “doğal afet” veya “barınma/ kentleşme kültürü eksikliği afeti” nedeni ile sayısı yüzbinleri bulacak vatandaşlarımızın yaşam kaybı ve onulmaz düzeyde bireysel ve toplumsal acıları ve yaşam kalitesi yoksunluğu ile karşılaşabilir. 

Mimarlık ve mimarlar söz konusu olan tüm bu süreçlerin çözümlerinde önemli muhataplar ve çözüm üreticilerdir. 

Mimarlık mesleğinin temel var oluşu da budur. Bunun ısrarla ve siyasi kısırlıkla görülmek istenmemesine ülkenin koşulları artık izin vermemektedir. Bedelinin altından kalkılamayacak duruma gelinmiştir.

Mimarlar, ısrarla kısıtlanmaya ve göz ardı edilmeye çalışılan mimarlığın, muhataplığının ve yol göstericiliğinin artık kaçınılmaz bir gerçek olduğunu önemle belirtmektedirler.

Alp Arısoy, Urban.koop (Kent Çalışmaları Kooperatifi)

Geçici Barınma Yerleşimlerine Yönelik Tasarım Rehberi Çalışmaları

Şubat ayında Kahramanmaraş merkezli yaşanan depremler sonrasında yıkıma uğrayan kentlerin nasıl yeniden inşa edileceği kamuoyunu meşgul eden sorulardan biri oldu. Bu sorunun çözümü büyük oranda yapısal inşaat faaliyetleri ve projelerinde aranmakla birlikte kentlerin yeniden ihyasını tek başına bir barınma sorunun çözümüne indirgeme, genel geçer ve hatalı bir yaklaşım olarak göze çarpıyor. Kentler ve kentsel yaşam bir açıdan bakıldığında kendi kendisini yaratan bir sistematiğe sahip. Kentin ekonomisi, kültürel normları, kamusal alandaki etkinliği; yani genel olarak kentsel canlılığı, kültürel bütünlüğün bir sonucu olarak görülebilir. 

Çadır kentler.

Deprem sonrasında kentleri nasıl yeniden inşa edebiliriz sorusu değerlendirildiğinde, öncelikli hedefin yapısal ihyadan önce kent mekanını inşa edecek toplulukların onarımı olduğu görülmektedir. Kentleri yeniden inşa etmek, tek başına binaları ve sokakları yeniden inşa ederek değil, kenti oluşturan toplulukları inşa ederek gerçekleştirilebilir. Deprem sonrasında afetzedelerin acil barınma sorununu çözmek için formal ya da informal olarak kurulan geçici barınma yerleşimleri, tam da bu toplulukların yeniden inşa edileceği mekanlar oldukları için özel bir önem taşımakta; hem deprem sonrasında iyileşme sürecinin hem de gelecekte kentlerin yeniden inşasının ilk basamağını oluşturmaktadırlar. 

İsmi “geçici” olmakla birlikte, 1999 Gölcük depreminden sonra benzer yerleşimlerde ikametin 10 yıla kadar sürdüğü görülmüştür. Özellikle yaşanılan afetin büyüklüğü ile doğru orantılı olarak, depremden etkilenen kentlerde yaşamın eski haline dönmesi uzun bir süreci kapsayacaktır. Geçici barınma alanlarında zorunluluktan kaynaklanan ikametin ötesinde, depremin yarattığı travmalardan kaynaklı gönüllü ikametinde yıllarca sürebildiği yine 1999 depreminde deneyimlediğimiz durumlardandı. Bu bakımdan söz konusu yerleşimler uzun vadede sadece acil barınma ihtiyacının ötesinde sosyal, kültürel, çevresel, mekansal ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verebiliyor olmalıdır. 

Ne yazık ki konvansiyonel yöntem ve hızlı biçimde kısa süreli ikamete uygun olarak inşa edilen yerleşimler iyi yaşam şartlarını sağlayamamaktadır. Bu yerleşimlerin sosyal, kültürel ve çevresel olarak iyi kentsel yaşam standartlarını karşılayabilmesi öncelikli bir ihtiyaçtır. Geçici barınma yerleşimlerinde zorunlu ya da gönüllü olarak ikamet edenler açısından bu yerleşimler yaşam alanıdır. Bu bakımdan geçici barınma yerleşimlerinde iyi yaşam standartlarının sağlanması, bir bütün olarak kent hakkından ayrı tutulamaz. Bu yüzden öncelikle barınma hakkından başlamakla birlikte; geçici barınma yerleşimlerinde kent hakkını savunmak; çocuk haklarından iklim adaletine, engelli haklarından eğitime erişime çok katmanlı olarak temel insan haklarını savunmayı gerektirmekte; bütüncül anlamda iyi mekan standartlarının sağlanmasını zorunlu kılmaktadır.

Atölye Çalışmaları, Salt Beyoğlu.
Atölye Çalışmaları, Salt Beyoğlu.

Urban.koop (Kent Çalışmaları Kooperatifi), depremi takip eden ilk aylarda bu öngörülebilir ihtiyaçlar  doğrultusunda geçici barınma yerleşimlerini kamuoyunun tartışmasına açmaya yönelik çalışmalara başlamış, “Geçici Barınma Yerleşimleri Tasarım Rehberi” projesinin çağrıcısı olmuştur. Program, geçici barınma yerleşimlerinin iyi yaşam standartlarına sahip, kendi içinde mekansal, sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda çalışan bir yaşam alanı oluşturabilmesine yönelik temel ilke ve yaklaşımları ortaya koymayı hedeflemektedir. Sadece kısa süreli bir acil barınma alanı değil, geçici bir yaşam alanı kurabilmek için, yerleşimlerin nasıl “kent hayatını” da kapsayacağı sorusuna odaklanır. Program bu kapsamda farklı sivil toplum bileşenlerini temel bazı başlıklar üzerinde tartışmaya davet etmekte ve sahadaki aktörleri destekleyecek bir yol haritasını hazırlamayı amaçlar.

“Geçici Barınma Yerleşimleri Tasarım Rehberi Projesi”, iki temel amaç taşımaktadır. Öncelikle geçici barınma yerleşimlerini kuran karar vericiler, kaynak sağlayıcılar, yerleşimlerde yaşayanlar ve bu yerleşimlerde inisiyatif sahibi formal ve informal idarecilere yönelik, mekansal, sosyal, kültürel, çevresel ve ekonomik “iyi çözümlerin” bir araya getirildiği bir tasarım rehberinin paylaşımı amaçlanmaktadır. Bu “iyi çözümler” rehberinin politika yapıcı ve uygulayıcılardan, günlük hayatını söz konusu yerleşimlerde sürdüren insanlara kadar farklı ölçeklerde etki yaratması beklenebilir. Geçici barınma yerleşimlerinin tasarım sorunları konteynerların birbirlerinden ne kadar uzakta yerleştirilmesi değil; çocukların eğitiminin nasıl sürdürülebileceği, istihdama erişimin nasıl sağlanacağı, kamusal alanın nasıl oluşturulacağı, farklı toplulukların bir arada nasıl yaşayacağı, özel ihtiyaç sahibi bireylerin haklarının nasıl korunacağı, yerleşke ölçeğinde konforlu iklimlendirmenin nasıl yapılacağı gibi kente dair sorduğumuz soruların hepsini kapsamaktadır.  

Erişilebilirlik.

İkincil olarak ise söz konusu iyi çözümler rehberini, tematik sivil bir ağı kurmaya yönelik bir araç olarak görebiliriz. Deprem sonrasında sivil dayanışmanın kriz dönemlerindeki önemi bir kez daha görünür hale geldi. Merkezi karar mekanizmalarının yetersiz kaldığı pek çok durumda yerelde sivil toplumun mobilize olarak çözüm üretebildiğine tanık olduk. Yine aynı süreç içinde farklı sivil toplum örgütleri kendi kaynakları ile deprem bölgesi ile dayanışmaya çalışmaktaydı. Ancak bu sivil enerjinin uzun vadeli politikalara etki edebilmesi için söz konusu bileşenlerin arasında koordinasyonun sağlanması gerekliliği de aşikardır. 

Farklı uzmanlıkların ve deneyimlerin bir arada çalışmasını gerektiren tasarım rehberi projesinin bu alanla ilişkilenebilecek sivil toplum aktörlerinin de bir araya gelmesi için fırsat yaratması hedeflenmekte. Farklı alanlarda çalışan sivil bileşenlerin sosyal kaynakları ile yerel sorunlar arasında köprüler kurarak işbirliği ağlarını genişletmek, bu açıdan iyileşme sürecinin uzun vadeli önemli bir aşaması olarak değerlendirilebilir. 

Türkiye’nin geçmiş deprem deneyiminden yola çıkarsak, önümüzdeki yıllarda akademi ve sivil toplumun yoğun biçimde yerel yönetimlerle iş birliği kurarak bölge için proje üretmesi gereken bir döneme girmekteyiz. Bu süreçte farklı aktörlerin birbirini bulması, ortaklaşılabilecek sorunlar üzerine katılımcı bir ortamda çözüm araması ve işbirlikleri kurması için fırsatlara ihtiyaç duymaktayız. “Geçici Barınma Yerleşimleri Tasarım Rehberi” bu katılımcı çalışma fırsatını yaratmayı amaçlamaktadır. 

AURA ile ortaklaşa düzenlenen öğrenci çalışmaları.
AURA ile ortaklaşa düzenlenen öğrenci çalışmaları.
AURA ile ortaklaşa düzenlenen öğrenci çalışmaları.

Program sonucunda ise yukarıda belirtilmiş iki ihtiyaca karşılık, geçici barınma yerleşimlerini yeniden düşünmeyi ve “çözümler” üretmeyi amaçlayan bir platformun açık kaynak haline getirilerek kamuoyuna sunulması hedeflenmektedir. Bu sayede yerel ve ulusal/uluslararası sivil toplum bileşenleri arasında köprüler kurmaya imkan tanıyacak bir arayüzü oluşturulması ve bu arayüz sayesinde geçici barınma yerleşimlerinde yaşam koşullarının iyileştirilmesi sağlanabilecektir.

Bu hedeflere yönelik Mart 2023’te başlayan proje, farklı alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri, akademisyen ve gönüllü uzmanları, geçici barınma yerleşimleri üzerine çalışmaya davet etmiştir. Üç aydır devam etmekte olan çalışmalar kapsamında otuzdan fazla sivil toplum örgütü ve farklı uzmanlıklara sahip bireysel katılımcı ile tematik başlıklarda tartışmalar sürdürülmektedir. Bu doğrultuda atölyeler, teknik çalışma grupları, iletişim faaliyetleri sürdürülmekte, proje katılımcı bir model ile yürütülmektedir. Çalışmaya katılan sivil bileşenlerin bir çoğu deprem bölgesinde aktif olarak yer almaya devam etmektedir. Bu anlamda tasarım rehberine katkı sağlayacak deneyimler sahadan gelen geri dönüşlerle zenginleşmektedir.

Odtü Agora Yaz Atölyeleri.
Odtü Agora Yaz Atölyeleri.


Geçici barınma yerleşimleri tasarım rehberi çalışması 5 temel tematik çerçevede, 5 çalışma grubu içinde sürdürülmekte. Bunlardan ilki temel plan kurgusu ve planlama senaryolarını kapsamaktadır. Halihazırda geçici barınma yerleşimlerinin hızlı biçimde uygulamaya yönelik, rasyonel bir grid plan dahilinde kurgulandığını görmekteyiz. Öte yandan, kalma süresinin artması, bu alanlarda farklı planlama olanaklarının araştırılmasını gerektirecektir. Plan kurgusu başlığı altında geçici yerleşim alanlarına yönelik tekrar edilebilir, esnek ve iyi yaşam olanakları sunan plan tiplerinin araştırılması ve buna dönük öneriler geliştirilmesi hedeflenmektedir. Yerleşim alanlarının planlarının kamusal etkileşime imkan veriyor olması bu bağlamda öncelikli tasarım kriteri olarak ele alınmalıdır. Deprem sonrası sosyal iyileşme ve toplulukların yeniden inşası için kamusal etkileşimin sürdürülmesi bir önceliktir. Sosyal etkileşimine fırsat sağlayabilecek kamusal mekan çözümleri, plan kurgusunun temel tasarım sorununu oluşturmaktadır. 

Rehberin ikinci çalışma grubu sosyal donatılar ve müştereklere odaklanmaktadır. Kentsel bir yerleşim, barınma alanının ötesinde sosyal etkileşim alanıdır. Kriz dönemlerinde mobilize olmak, travmalarla dayanışma yoluyla mücadele etmek, yıkılan sosyal strüktürü onarmak, sosyal etkileşim mekanlarının niteliği ile doğru orantılı olacaktır. Bu bakımdan geçici yerleşimler sadece geçici barınma alanları değil, geçici etkileşim merkezleri olarak ele alınmalıdır. Geçici barınma yerleşimlerinde, mekansal verimlilik açısından belirli işlevlerin ortaklaştırılması; müşterek kullanım alanlarının oluşturulması da gerekmektedir. Bu müşterek kullanım alanlarını aynı zamanda sosyal merkezler olarak düşünebiliriz. Sosyal donatıları, ortak servisleri ve müşterek mekanları nasıl kurguladığımız, bölgede sosyal yapının onarımı, etkileşimin sürekliliği ve informal kurumların yeniden inşası açısından anahtar araçlar olarak düşünülebilir.

Üçüncü çalışma grubu iklimsel dayanıklılık ve sürdürülebilir altyapı konusunda araştırmalarını sürdürmektedir. Afet bölgesi sert iklim şartlarına sahip bir coğrafyayı kapsıyor. Özellikle yaz aylarında yüksek sıcaklıklar, Hatay-Gaziantep-Adana üçgeni içinde geçici barınma yerleşimlerinin karşılaşacağı en önemli problemlerin başında gelmektedir. Halihazırda kullanılmakta olan prefabrik barınma ünitelerinin ve müşterek mekanların soğutulması ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Acil bir ihtiyaca karşılık, hızlı biçimde kurulan geçici barınma yerleşimlerinde altyapı da sadece temel gereksinimleri çözmeye yönelik inşa edilmekte. Öte yandan bu yerleşimlerde barınma süresi uzadıkça ve insan nüfusu arttıkça altyapının yetersiz kalması, başta sağlık problemleri olmak üzere, daha ciddi sorunların ortaya çıkması beklenebilir. Bu bağlamda tuvalet, atık yönetimi, su yönetimi, enerji yönetimi gibi başlıklarda daha sürdürülebilir planlamanın yapılması da büyük önem taşımaktadır.

Geçici barınma yerleşimlerinde büyük oranda konvansiyonel prefabrik konutlar kullanılmakta. Farklı yerleşimleri inşa edecek farklı kurumlar (merkezi yönetim, yerel yönetimler, uluslararası kurumlar, yardım kuruluşları vb..) alana kendi çözümlerini ve mimari tasarımlarını taşımaktadır. Ayrıca afet sonrasında farklı mimari grup ve platformların geçici barınmaya yönelik alternatif öneriler getirdiğini de görmekteyiz. Konut teması altında çalışan dördüncü çalışma grubu, yerleşim ölçeğinde, barınma birimlerine yönelik mimari öneriler getirmeyi değil, farklı mimari çözümlerin bir arada nasıl bir doku oluşturacağına yönelik uzun vadeli sorunları tartışmayı hedefler.

Son olarak kent ile entegrasyon, rehberin geleceğe yönelik uzun vadeli sorularını sormayı amaçlayan çalışma grubudur. Geçici barınma yerleşimleri, sadece afetten etkilenen aileler için değil, kentin yaşama dönmesi için de bir ara basamak olarak değerlendirilebilir. Deprem sonrası mekansal olduğu kadar ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda da çöküntüye uğrayan bölgedeki kentlerin eski yaşamına dönmesi açısından, geçici barınma yerleşimleri sadece orta vadeli bir çözüm sunmakta. Bu bakımdan geçici barınma yerleşimlerinine, kentlerin bütüncül onarım sürecinin bir parçası olarak bakıp, kent hayatına nasıl entegre edeceğimizin senaryolarını ortaya koymak zorundayız. Kentle entegrasyon başlığı altında geçici olanın, kalıcıya nasıl dönüşeceğine dair senaryolar tartışılmaktadır.

Projenin bir sonraki aşaması söz konusu rehberin yayınlanması ve açık kaynak haline getirilmesi olacaktır. “Geçici Barınma Yerleşimleri Tasarım Rehberi”nin, bitmiş/tamamlanmış bir eser değil; yeni saha deneyimleri, farklılaşan yerel ihtiyaçlar, sürekli genişleyen bir sivil ağın ürünü olması hedeflenmektedir. Bu yüzden içeriği -tamamlanmış- basılı bir kaynak olarak yayınlamak yerine; katkı sunulabilen, yorum yapılabilen, ekleme yapılabilecek online bir platform/ wikisayfası/ elektronik kaynak olarak yayınlanması sağlanacaktır. Bu platformu sadece son yaşanılan deprem felaketine yönelik değil, gelecek afetlere yönelik hazırlığın da bir parçası olarak değerlendirebiliriz. Geçici barınmaya yönelik çalışmalar deprem anında değil deprem gerçekleşmeden önce gerçekleştirilmesi gereken mekansal hazırlığı, örgütlenmeyi ve politikaları kapsar. Bu bakımdan kolektif deneyimimizle büyütmeyi amaçladığımız platformun bu yönde ortak bir kaynak oluşturması arzulanmakta.

Ahmet Işık, İnşaat Mühendisi

Depremin Binalardaki Yapısal Olmayan Elemanlara Etkisi

Bu yazının amacı, deprem felaketi sonrası uzmanların, bilim insanlarının, yetkililerin sıkça konuşulan gündemine ilave olarak; ülkemizin “depremle yaşamak” gerçeğine bir nebze de olsa “yapısal   olmayan elemanların davranış etkisi” üzerine ışık tutacak tespitlerimi, analizleri, fikirlerimi ve örnekleme yaparak yaşanan sonuçlarını paylaşmaktan ibarettir.
Hepimizin bildiği ve sıkça tekrarlanan bir söz vardır, "Deprem öldürmez, binalar öldürür”. "Earthquakes don't kill people, buildings do “. Farklı dillerde de olsa anlamı aynıdır. Ancak, deprem sonucu oluşan kayıplara (can, mal vb.) genel olarak binaların taşıyıcı sistemlerinin neden olduğu düşünülmektedir. Oysa yapısal (taşıyıcı) olmayan elemanlardaki çökmeler, yıkımlar yaşanan deprem hasarının çoğunluğunu oluşturmaktadır. Nasıl yangın felaketlerindeki ölümlerin çoğunluğunun yanmaya maruz kalınması değil de duman zehirlenmesi nedeniyle oluyorsa, deprem felaketlerindeki ölümlerin de çoğunluğu yapısal  olmayan yıkımlar nedeniyle oluşmaktadır. Yaşadığınız coğrafyada sismik tehlikeyi kontrol etmek, depremden kaynaklanan can, mal, varlık kayıplarını azaltmak;  buradaki en önemli faktör olan yapısal olmayan elemanlar ve bileşenlerinin etkilerini anlamak, tasarlamak ve uygulanmasının sağlanmasıyla mümkün olabilecektir.

Bu yazının ana kapsamı; yapısal olmayan elemanlardaki tehlikelerin nasıl belirleneceği ve depremden korunma önlemlerinin nasıl uygulanacağı konusunda bilgilendirme yapılarak tavsiyelerde bulunmayı amaçlamış olup “yapısal olmayan elemanların bileşenlerinin davranışları” konusundaki kapsam ile sınırlıdır. Mevcut binalardaki yapısal  olmayan elemanların risklerin tespit edilmesi ve risklerin azaltılması yönünde yapılması gerekenler ile yeni yapılar için tasarım aşamasında ve/veya yapım aşamasında karşılaşılacak risklerin önlenmesi ile ilgili alınacak tedbirlerin detayına bu yazı kapsamında girilmemiştir. Yapısal (Taşıyıcı) sistemlerle ilgili konular ise – sadece tanımsal başlık dışında- konusunda uzman yetkin, bina dinamiğine hakim deprem mühendislerine bırakılmıştır.

Binalar hem “yapısal” hem de “yapısal olmayan” bileşenlerden oluşur. İki tür yapı bileşeni arasındaki ayrım aşağıda açıklanmıştır.

Yapısal Bileşenler: Bir binanın yapısal bileşenleri aşağıdaki öğeleri içerir: Kolonlar, perdeler gibi düşey taşıyıcı elemanlar; makaslar, kirişler ve aşık gibi yatay taşıyıcı elemanlar; düşey destek veya yanal direnç sağlayan taşıyıcı duvarlar; çapraz elemanlar; zemin ve çatı levhaları, kaplama veya zemin kaplaması; radye ve/veya tekil temel veya kazıklar gibi temel sistemler; sismik yalıtım elemanları (izolatörlü yapılar) 
Yapısal (taşıyıcı) Olmayan Bileşenler: Bir binanın yapısal olmayan bileşenleri, daha önce yapısal olarak tanımlananlar dışındaki tüm bina parçalarını ve bileşenlerini içerir. Bu bileşenler genellikle mimari, mekanik,elektrik ve iç mimari disiplinleri ve alt detaylarıdır. Yapısal olmayan bileşenleri üç geniş kategoriye ayırabiliriz:

Mimari bileşenleri: Bölmeler, tavanlar, vitrinler, camlar, kaplamalar, kaplamalar, bacalar, çitler ve mimari süslemeler gibi 

Mekanik, elektrik ve tesisat (MEP) bileşenleri: Pompalar, soğutma grupları, fanlar, klima santralleri, motor kontrol merkezleri, dağıtım panoları, trafolar ve borular, kanallar ve kanallar dahil olmak üzere dağıtım sistemleri.

Mobilya, demirbaşlar ve ekipmanlar: Raflar ve kitaplıklar, endüstriyel depolama rafları, perakende ürünler, kitaplar, tıbbi kayıtlar, bilgisayarlar ve masaüstü ekipmanları, duvara ve tavana monte TV'ler ve monitörler, dosya dolapları, mutfak, makine atölyesi gibi içerikler veya diğer özel ekipman, endüstriyel kimyasallar veya tehlikeli maddeler, müze eserleri ve koleksiyon ürünleri. 
Üç alt kategoride sınıflanabilir: Sistem seçimine göre, önem durumuna göre ve davranış özellliklerine göre. 

Sistem seçimine göre: Bina dışı sistemler (dış duvarlar, kapı ve pencereler, cepheler, parapetler), çatı sistemleri (çatı kaplamaları, ışıklık sistemleri), iç mimari sistemleri (bölme duvarlar, asma tavanlar, kaplamalar), taşıma sistemleri (asansörler, yürüyen merdivenler), mekanik sistemler (borulamalar, ısıtma-soğutma sistemleri, yangın koruma sistemleri, cihazlar), elektrik sistemleri (aydınlatma ve güç sistemleri, jeneratörler, kablolamalar). 

Önem durumuna göre: Kritik önem düzeyindeki elemanlar (deprem sonrası faaliyetinde kesinti olmaması gereken elemanlar, sprinkler vs.), (deprem sonrası kullanımı gereken binalarda yapının iletme kalabilmesinde etkin olan elemanlar veya onarımı sırasında tesisin işletme durumunu etkileyecek elemanlar), (patlayıcı, parlayıcı, toksik malzemeleri taşıyan ve destekleyen elemanlar), Kritik olmayan elemanlar. 

Davranış özelliklerine göre: İvme hassas elemanlar (parapetler, asma tavanlar, borulamalar, buhar kazanları, soğutma üniteleri, tanklar, asansörler, elektrik ünite ve ekipmanları), deplasman (drift) hassas elemanlar (dolgu duvarlar, pencere ve kapılar, asansör kabinleri, kaplamalar), ivme ve deplasman hassas elemanlar (sprinkler sistemleri, sıcak soğuk su hatları, gaz hatları, prekast elemanlar). 

Yapısal olmayan bileşen hasarı için etkili sismik risk azaltma stratejileri; binalardaki yapısal olmayan bileşenlerin kapsamını ve doğasını, bunların depremlerdeki davranışlarını ve hasarın sonuçlarını net bir şekilde anlamakla başlar.       
Yapısal Olmayan Bileşenlerin Bina Maliyetleri Üzerine Etkisi

Bu anlatım kapsamında; bir binaya yapılacak toplam maliyetin hesaplanması ve bu yatırımın deprem oluşumu nedeniyle bir varlık kaybına dönüşmesi durumunda; yapı sahibinin uğrayacağı zararda yapısal olmayan elemanların bina toplam maliyeti üzerine etkisine de göz atılmasında -yapısal olmayan elemanlara yapılan yatırımların boyutunun anlaşılması adına- yararlı olacaktır. 

 Hareket edebilen bölmeler, mobilyalar ve ofis veya tıbbi cihazlar, üretim tesisi cihazları, teknolojik ve stratejik malzemeler gibi varlıklar risk altında önemli bir maliyet değeri temsil eder. Bu maliyetler farklı ticari ve/veya stratejik işletme yapılara göre (hastane, askeri yapılar, kripto ve veri merkezleri, enerji santralleri, büyük ölçekli üretim tesisleri gibi) hem maliyet hem de yaratacağı stratejik hasar nedeniyle farklılık gösterebilir. Sonuç olarak maliyet boyutları karşılaştırıldığında, bu tür çoğu yapıda en büyük sermaye yatırımının yapısal olmayan sistemlerde ve içeriklerinde olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yapısal Olmayan Hasarın Nedenleri

Depremler, yapısal olmayan bileşenlerde dört ana şekilde hasara neden olur;

Atalet Kuvvetleri: Herhangi yönde oluşan dinamik etkiye uygulanan karşı kuvvet olarak tanımlanabilir. Yapısal olmayan bir elemanın veya bir cismin gelen dinamik etkiye karşı yetersiz bir atalet kuvvetine sahipse, o cismin direncini kaybederek bulunduğu eksen üzerinde veya dışında kaymasına, sallanmasına veya devrilmesine neden olur. 

Yapısal olmayan elemanlar yapısal bileşenlerinkinden önemli ölçüde farklı olan bazı spesifik davranış özelliklerine sahiptir. Bu elemanlar doğrudan bir deprem tarafından üretilen yer hareketine maruz kalmaz. Ancak, o yapının dinamik özelliklerine bağlı olarak söz konusu katın ivme tepkisine tabi tutulurlar. Genel olarak hafiftirler ve kütleleri zemin kütlesine göre çok daha küçüktür. Ayrıca bu elemanlar yapınınki gibi sismik kuvvetlere dayanacak şekilde tasarlanmayan malzemelerden yapılmışlardır. 

Bina Deformasyonları 

Bir deprem sırasında, binaların yapısal elemanları deprem kuvvetlerine tepki olarak deforme olabilir, bükülebilir veya esneyebilir ve sıkışabilir. Örneğin, bir deprem sırasında yüksek bir yapının en üst kotu üzerinde oluşacak yatay kuvvet nedeniyle herhangi bir yönde eğilebilir. Kat kayması olarak bilinen bu tür yer değiştirmelerde her bir katın yüksekliğindeki yatay deformasyon, depremin boyutuna ve belirli bina yapısının özelliklerine ve yapısal tipe bağlı olarak bitişik katlar arasında değişiklik gösterecektir. 

ksi durumda oluşabilecek düzlem dışı atalet kuvvetleri nedeniyle yapısal olmayan mimari bileşenler; doğramalar ve camları, alçı bölmeler ve duvar dolgusu, kaplamalar üzerinde oluşan önemli deformasyon ve çatlamalar oluşacak dolayısıyla hasara sebebiyet verecektir. 

Bina Dilatasyonu

Sismik birleşim noktasındaki dilatasyon: İki farklı bina arasındaki bir ayrım veya boşluktur. Genellikle aynı tesisi oluşturan bütünsel yapının iki farklı kanadı olarak isimlendirilmekte ancak birbirinden bağımsız hareket eden yapılar haline gelmektedirler. Bitişik yapılar arasındaki veya yapısal olarak bağımsız bölümler arasındaki sürekliliği sağlamak için yapısal olmayan elemanlar bu bina derzleri boyunca devam ettirilir. 

Uygulama öncesinde sismik boşluklarda veya genleşme derzlerinden geçen elemanların deplasman hesabı uygun bir tasarım olarak yapılmalıdır. Aksi halde; dilatasyon boşluğu için yetersiz ve uygun bir geçiş detayı sağlanmadıysa bu durum yaygın bir deprem hasarı oluşturacaktır. Mimari ve mühendislik tasarımlarında yapının tasarım deplasman ölçüsü ve dinamik etkileri birlikte ve bütünsel olarak dikkate alınmalı, flaşör, boru tesisatı, kanal, yangın sprinkler hatları, ısıtma, havalandırma ve iklimlendirme (HVAC) kanalları, bölmeler ve döşemenin tümü bu deplasman ölçüsüne göre tasarım detaylandırılmalı ve nihayetinde bu ölçülere göre derz ürünü seçilmeli ve detaylandırılmalıdır.

Birbirine Bitişik Yapısal Olmayan Bileşenler Arasındaki Etkileşim
Birbirine bitişik elemanlar bir diğerine göre farklı yönlerde hareket ederler. Birçok yapısal olmayan bileşen mesela bir tavan plenumunda veya asma tavan arasındaki iletim boruları aynı alanı paylaşabilirler. Bu elemanlar farklı şekillere, boyutlara, bağlantı karakteristiklerine ve dinamik özelliklere sahip olabilir. Deprem hareketlerine karşı uygun tesis edilemeyen mesnetlemeler; mesela sabit ya da kayıcı veya döşeme ve duvara yapılan tij bağlantılarında oluşabilecek farklı etkileşimler nedeniyle bu bölgenin kısmi ya da tümünde ciddi boyutta hasara sebebiyet verebilirler.

Yukarıda belirtilen nedenlerle oluşan ilişkili hasarın düzeyi, çeşitli faktörlere bağlıdır. Bu faktörler; bileşenlerin dinamik özellikleri, sistemdeki konumları ve bunların diğer yapısal veya yapısal olmayan bileşenlere yakınlığı gibi hususlardır. 

Yapısal olmayan etkileşim: Bu etkileşim örnekleme yapılacak en önemli sistem hattı; daha çok “lojistik hat” dediğimiz binanın mekanik, elektrik sistemlerindeki ısıtma-soğutma hatlarının taşındığı, enerji kablo tavalarının, doğal gaz boru hatları, varsa medikal gaz hatlarının her biri ayrı olacak şekilde kendi santrallerinden itibaren kullanıcı noktalarına taşınan bütünsel hatlardır. Bu hatlar genellikle binadan ayrı ancak binaya bağlantılı olacak şekilde konuşlanmış teknik merkezlerden çıkan ana lojistik hatları ve bina içi koridor hatlarını ifade etmektedir. Bu elemanlar farklı şekillere, boyutlara ve dinamik özelliklere ve -sabit ve/veya kayıcı sistem olmak üzere- farklı askı destek bağlantılarına gereksinimlerine ihtiyaç duyabilirler.

Boru taşıyıcı tava sisteminin hem askılama yapılacak taşıyıcı elemanın (tij bağlantısı ya da çelik konstruksiyon yapısı ile) üst veya alt döşemeye bağlantısını hat üzerinde oluşan düşey-yatay yüklere göre tesis etmek hem de boru hatlarının oturduğu yatay taşıyıcı üzerindeki mesnetleme sisemini hatt boyunca sabit vs kayıcı bağlantılarla uygun tesis edilmesini temin ederek tasarlanması gerekit. Aksi halde test ve devreye alma aşamasında hat üzerinde oluşacak test basıncı altında; askı çubuklarında ve veya ısıtma soğutm hatlarında çökmeler, yerinde çıkmalar, deformasyonlar dolayısıyla hasar oluşacaktır. 

Yapısal Olmayan Hasarın Kapsamı

Bir deprem sırasında yapısal olmayan bileşenlerin performansını ve hasara uğrama derecesini etkileyen birçok faktör vardır. Bu faktörler; hasarın derecesi, bileşenlerin dinamik özellikleri, binadaki konumları, diğer yapısal veya yapısal olmayan bileşenlere yakınlıkları gibi hususlara bağlıdır. 
Tarihte geçmiş depremler sonrası yapılan analizlerde; depremin, yüksek yapıların hiçbirinde yapısal hasar görülmemesine karşın, sadece kötü, kalitesiz binalarda hasara sebebiyet verdiği tespit edilmiştir. "1999 İzmit depremindeki yaralanmaların %50’si ve ölümlerin %3’ü yapısal olmayan elemanlardan kaynaklanmıştır. (AHEP 2004 " Bu sonuç yapısal olmayan elemanlarda sismik önlemin alınmaması durumunda ortaya çıkacak hasarın boyutunu açıklamaya yetecek derecededir.

 Yapısal Olmayan Hasarın Önemi
21 Temmuz 2017 tarihinde merkez üssü Türkiye’nin Muğla ilinin Bodrum ilçesinin 10 km güneydoğusu’nda ve Yunanistan’ın İstanköy Adası açıklarında yerin 5 km altında 6,6 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem sonrası Bodrum Devlet Hastanesi’nde acil servis boşaltıldı. Tavandaki kaplama malzemelerinin bir bölümü çökünce acil servis tahliye edildi.

Hasarın Yarattığı Sonuçlar

Deprem nedeniyle “kritik ve stratejik öneme sahip yapılar”ın yapısal olmayan mekanik ve elektrik bileşenlerinde meydana gelebilecek olası hasarın boyutunu anlamak için bu bileşenlerin nasıl ve hangi kapasitelerde tesis edildiğini analiz etmek gereklidir. Hepimizin bildiği üzere hastaneler, stratejik öneme sahip 7/24 kesintisiz ayakta kalacak ve aynı zamanda insan hayatını yani tıbbı doğrudan ilgilendiren tesislerdir. Bu nedenledir ki hem enerji hatları beslemesi hem de su hatlarının besleme kaynakları % 100+ yedeklidir. Yani, bir hat kesilirse diğer enerji kaynağı hattan beslenmesi gerekir. Hastane yapılarında elektrik enerji ve su temini iki farklı kaynaktan sağlanmaya yönelik kurulum tesis edilmektedir. Jeneratör kapasite tespitinde ise toplam enerji ihtiyacının %110 oranında kapasite konuşlandırılmaktadır. İlave olarak, tesisin toplam enerji ihtiyacının %30’u oranında trijenerasyon sistemi ile hastane tesisine ek elektrik enerjisi üretimi sağlanmaktadır. Dolayısıyla böyle bir ihtiyacın ve bu kaynakların da %100 korunması ve işlevsiz duruma gelmemesi gerekir. Aksi durum öncelikle can kayıplarına, ardından işlevsiz kalmasına yani hizmet veremeyecek duruma gelmesine hatta tıbbi cihazların sahip olduğu varlık değerlerinde kamu kayıplarına sebebiyet verecektir. O halde bu sistemlerin yani yapısal olmayan bu elemanların olması gerektiği gibi uygulamaya alınması ve depreme maruz kaldığı durumda ayakta kalmasın, işlevin kesintisiz devam etmesinin sağlanması gerekir.

Hasarın Olası Sonuçları

Deprem nedeniyle yapısal olmayan bileşenlerdeki deprem hasarının olası sonuç risklerini -her birinde farklı derecelerde risk arz edecek şekilde- üç (3) kategoride açıklayabiliriz.

Can güvenliği: İlk bakışta zararsız olarak görünse de yapısal olmayan bileşenlerin hasar görmesi veya düşmesi nedeniyle İnsanların yaralanmasına veya can kaybına sebebiyet verecektir. Hasar gören yapısal olmayan bileşenlerin bir binadaki güvenlik çıkışları veya kaçış yollarını engellemesi durumunda da can güvenliği tehlikeye girebilir. Yangından aktif korunma için tesis edilen borulama, sprinkler hatları gibi can güvenliği sistemlerindeki oluşacak bir hasar, depremin ardından bir yangının başlamasına dolayısıyla bir güvenlik endişesi oluşturabilir. Geçmiş depremler sırasında meydana gelen hasar örnekleri arasında kırık camlar, devrilmiş uzun ve ağır dolaplar ve raflar, düşen asma tavanlar ve tavan aydınlatma armatürleri, yerinden sökülmüş gaz hatları ve tehlikeli maddeler içeren diğer kimyasal borular, hasarlı ufalanabilir asbest malzemeleri, düşen dekoratif parçalar yer alır. Elektrik hatlarında oluşabilecek bir kesinti nedeniyle yaşam destek sistemine bağlı bir hasta yaşamını yitirebilir veya yangın anında yangın kompartımanları arasında bölmeler veya duman egzozt atım bacaları devre dışı kalarak hastaların duman nedeniyle boğulmasına ve yangının yayılmasına sebebiyet verebilir.

Mülkiyet kaybı: Daha önce maliyet başlığı altında belirtildiği üzere; mekanik ve elektrikli ekipman, enerji, ısıtma-soğutma ve havalandırma gibi dağıtım sistemleri ve mimari elemanlar gibi yapısal olmayan bileşenler, orijinal inşaat maliyetlerinin %70-75'ini oluşturmaktadır. Hareketli ve sabit mobilyalar veya tıbbi ekipman gibi içerikler önemli bir ek yatırım değerini temsil eder. Örneğin, yüksek teknolojili bir imalat tesisi, binanın değerinden çok daha değerli cihazlara ve binanın yerleşik bileşenlerine sahip olabilir, ya da bir hastanede tıbbi cihazların maliyet ağırlığı yapının maliyetinin çok üstünde olabilir. İşlevi değerli dokümanları depolamak ve muhafaza etmek olan kütüphane ve müze tesislerinde meydana gelirse kayıp çok daha büyük olabilir. Böyle bir durumda, cihazların hasara maruz kalması ve kullanım dışı kalmasında yeni ek bir yüksek yatırım maliyeti oluşturacaktır.

İşlevsel Kayıp: Deprem sonrası can güvenliği ve mal kaybı hususlarına ek olarak, aksama süresi ve üretkenliğin azalması veya bileşenlerdeki hasarın yeniden onarım olasılığının oluşması gibi hususlar genellikle en önemli riski oluşturmaktadır. Örneğin, bir üretim işletmesi deprem hasarının bir sonucu olarak bilgisayarlarını, dosyalama sistemini veya diğer hizmet araçlarını hasar görür ve kullanım dışı kalırsa o zaman hasarlı elemanları değiştirmenin maliyet yönünden kaybı nispeten küçük olabilir, ancak kesinti süresiyle ilişkili olarak gelir kaybı; tadilat ve onarım sırasında tahmin edilmeyecek ölçülerde olabilir. Küresel ekonomi ışığında, işlev kaybı bazı işletmeler için daha uzun vadeli pazar payı kaybına da dönüşebilir. Ayrıca, elektrik ve su kesintileri, ulaşım sistemlerindeki hasarlar, hasarı onarmak için malzeme tedariklerindeki gecikmeler dâhil olmak üzere birçok dış faktör deprem sonrası operasyonları etkileyebilir. Örneğin, veri merkezleri veya finans kurumları, temel hizmetleri sürdürmek ve uzak konumlardaki işlemleri izlemek için tüm sistem her an çalışır durumda kalmalıdır. Hastaneler, itfaiye ve emniyet binaları, askeri tesisler gibi stratejik konumlu yapılar bir depremden sonra çalışır durumda kalması gereken temel işlevlere sahip tesislerdir.

Yapısal Olmayan Elemanlarda Yaygın Deprem Hasarı Türleri

Aşağıda kategorilerine göre örnekler verilmektedir: 

Can güvenliği: Dış cephe kaplama, iç duvarlar, duvar tuğla korkulukları veya diğer ağır bina eklentileri, donatısı olmayan tuğla, duvar bacalar, Asma tavan aydınlatma, oditoryum, plenum, kitaplıklar ve dosya dolapları gibi uzun, ince ve ağır mobilyalar, televizyonlar, bilgisayar monitörleri, tezgah üstü laboratuvar cihazları ve mikrodalga fırınlar gibi ağır sabitlenmemiş veya zayıf sabitlenmiş içerikler. lojistik koridorlar ve yangından korunma boru hatları. tehlikeli madde salınımı cihazlar ve alanlar ve gaz hatları.
Mülkiyet kaybı: Asma tavan hattı içindeki içme suyu -atık su ve yangın hattı boruları, sabitlenmemiş ve zayıf bir şekilde sabitlenmiş ekipman, tıbbi cihazlar.
İşlevsel kayıp: Kritik tesisler için acil durum jeneratörleri ve gündüz tankları, UPS, bataryalar ve susturucular, güvenlik Kontrol Sistemi, otomasyon merkezleri, asma tavan sprinkler sistemleri, data merkezleri

Sonuç

Gelinen aşamada; bu yazı “yapısal olmayan elemanların bileşenlerinin davranışları” konusundaki kapsamıyla sınırlı tutulmuştur. Buna karşılık, yaşanan depremler sonrasında uzmanlar tarafından altında yapılan çalışmalarda yapısal olmayan elemanların deprem esnasında gösterdiği performans sistematik ve kapsamlı araştırılarak kayıt altına alınmış, gelecekteki yapısal olmayan deprem hasarı verilerinin toplanması ve bunlara göre reel standartların geliştirilmesinin önemi araştırılmıştır. Bu araştırmalar ışığında, “mevcut ve yeni yapılacak binalarda yapısal olmayan deprem hasar risklerinin azaltılması” konusunda nasıl çalışmalar yapılması gerektiği ve ne gibi önlemler alınacağı konusunda detaylı çalışmalar yapılmış olup, önlem paketleri geliştirilmeye devam edilmektedir. Bu başlıklar kısa bir anlatımla tanımlanmayacak kadar geniş bir detaya ve kapsama sahip olduğundan farklı bir konu başlığı altında ayrıca anlatılacaktır.
Sonuç olarak; yapısal (taşıyıcı) olmayan elemanların davranışlarının ele alındığı yazı içeriğinin hedeflenen amaca uygun bir ön bilgilendirme oluşturacağını ve hedef kitle üzerinde farkındalık yaratmaya katkısı olacağını umuyorum.

Hasan Özbay

"Planlı Alanlar İmar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” Üzerine Bir İtiraz

12 Mayıs 2023 tarihli 32188 sayılı Resmi Gazete'de “Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği”nde değişiklik yapan bir ek yönetmelik yayınlandı. 6 Şubat 2023 tarihinde ülkenin Güneydoğusu’nda Kahramanmaraş, Hatay ve Adıyaman başta olmak üzere, 11 ili etkileyen çok sayıda can kaybına ve ciddi hasara neden olan deprem sonrasında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından hazırlanan bu yönetmelik, merkezi idarenin depremin yarattığı yıkıma karşı bulduğu çare olarak ortaya çıkmakta. Yönetmeliğin genel seçimlerden 3 gün önce alelacele yayınlandığını da eklemem gerek. 

Yönetmelikle, başta mimarlık ve mühendislik dalları olmak üzere, yapı üretimi sürecini ve aktörlerini etkileyen çeşitli kurallar getirilmekte. Bunların özellikle mimarlık ile ilgili kuralları ciddi sorunlar barındırmakta. Yönetmeliğe eklenen kuralları ve sorunları aşağıda özetledim.

5. Maddeye Yapılan Ek

“30.a) İçerisinde konut yer alan binaların zemin katlarında konut dışı fonksiyonların yapılabilmesi için; bu fonksiyonların yer aldığı zemin kat yüksekliğinin 4.50 metreden az olması, yapının tasarımında 18/3/2018 tarihli ve 30364 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’nin eki “Deprem Etkisi Altında Binaların Tasarımı İçin Esaslar”ın Tablo 4.1.’inde yer alan A12, A13, A14 veya A15 tipi taşıyıcı sistemlerin kullanılması, kısa kolon oluşturulmaması, asma kat ve binada kapalı çıkma yapılmaması şartlarının tamamının sağlanması zorunludur."

Yönetmeliğin bu maddesi ile içinde konut bulunan bir yapının zemin katında konut dışı fonksiyon (dükkan vb) yapılabilmesi için kat yüksekliğinin 4.50 metreden fazla olmaması şartı getirilmekte. 4.50 metre yüksekliğin hangi bilimsel veriler sonucunda bulunduğunu anlamak olası değil. Birden fazla katı olan ticari bir yapının üst katlarında konut yapılması durumunda çözümün ne olacağı açık değil. Örneğin zemin katın 4.50 metre yapılıp, üst katların 6.00 metre yapılması durumuna yönetmelik bir açıklama getirmemekte. 

Günümüzde karma kullanımlı yapılar yaygınlık kazandı. Alt katlarında ticari işlevlerin olduğu, üst katlarında ise büro, konut, otel gibi işlevlerin olduğu yapılar sıkça yapılmakta. AVM türü yapılarda, geniş açıklıklı strüktür ve karmaşık tesisat nedeniyle, kat yükseklikleri en az 6.00 metre olarak istenmekte. Yönetmeliğin mantığına göre bundan sonra bu tür yapılarda üst katlarda konut yapılmayacak.

Yönetmeliğin son cümlesinde ise altında konut dışı işlev bulunan binalarda çıkma yapılamayacağı kuralı getirilmekte. Aynı kural diğer fıkrada da geçmekte:

“30.b) İçerisinde konut yer alan zemin hariç 4 kat ve üzeri binalarda kapalı çıkma yapılamaz. Ancak kapalı çıkma yapılamaması nedeniyle parselin plan ve bu yönetmelikle verilen emsal haklarının kullanılamadığı durumlarda; arka bahçe mesafesi 2 metrenin altına düşmemek kaydı ile arka bahçeye en fazla 1 metre taşacak şekilde, sadece kolon ve/veya perdelerden (bunların zemin altında temele kadar devam eden bölümleri dahil) oluşan kapalı çıkmasız bina uygulamalarında, belirtilen taşıyıcı sistemin çevrelediği alan bahçe mesafesi ve taban alanı ihlali sayılmaz. Emsal haklarının bu şekilde dahi tamamen kullanılamaması halinde, parselin yol sınırlarına 4 metreden fazla yaklaşmamak kaydı ile ön bahçeye en fazla 1 metre taşacak şekilde aynı uygulamaya müsaade edilir. Bu alanın hiçbir kenarı duvar veya herhangi bir malzeme ile kapatılmaz ve bahçe niteliği ortadan kaldırılamaz. Bu fıkra kapsamındaki uygulamalarda hiçbir şekilde çıkmalı olarak tasarlanmış olan binaya göre emsal artışı sağlanamaz. Zemin+4 katı geçmeyen binalarda ise kapalı çıkma yapılması durumunda; çıkmayı teşkil eden konsolun mesnetlendiği/bağlantılı olduğu kolonların, “Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği”nin eki esasların 7.5.1 maddesinin (a) bendi kriterlerine uygun kirişler ile birbirine bağlanması suretiyle çerçeve teşkil edilmesi zorunludur.”

Yönetmeliğin “A Fıkrası”na ek olarak bu maddede de çıkma konusunda yasak getirilmekte. Önceki maddedeki kurala ek olarak bu madde ile 4 kattan yüksek konut yapılarda çıkma yasaklanmakta. Bu kuralın gerekçesi bilimsel bir anlayışa yaslı olamaz. 

Büro, otel, hastane yaparsanız 4 kattan fazla binalarda çıkma yapabiliyorsunuz, ancak bu yapı konut ise yapamıyorsunuz. Bu mantığı anlamak asla mümkün değil. Deprem konut olursa yapıyı etkiliyor, büro olursa etkilemiyor.

Maddenin devamındaki kurallar ise daha da sorunlu. Çıkma yapılmayınca kaybolacak emsal, yönetmeliği yürürlüğe sokan irade tarafından o kadar önemseniyor ki, yaklaşma sınırını aşaçak şekilde bahçe mesafesi içine taşıyıcı yapılmasına izin veriliyor. Binalar ön bahçe içinde gelişiyor. Bu arada bahçeye konulacak strüktür “kapatılamaz” diye kural konulmaktan da geri kalınmıyor. Bugün kentlerimizde ön bahçelerin tümünü “geçici strüktür” adı altında kapatılması olağan hale geldi. Bu kaçak strüktürleri engelleyemeyen irade, bu konudaki kararı nasıl uygulayacak acaba?

57. Maddeye Yapılan Ek 

“Madde 4 ç) Devletin güvenlik ve emniyeti bakımından gizlilik arz eden yapılar ile 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”, 16/5/2012 tarihli ve 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ve diğer özel kanunlar kapsamında kalan alanlarda yapılacaklar hariç olmak üzere; yerleşme ve yapılaşmaların mimari estetik değerinin arttırılarak şehirlere kimlik kazandırılması amacıyla, nüfusu 50 binden fazla olan belediyelerde yapılacak umumun kullanımına mahsus olan; resmi binalar, ibadet yerleri, eğitim, sağlık tesisleri, kültürel binalar, eğlence yapıları, konaklama amaçlı binalar, alışveriş merkezleri, ulaştırma istasyonları, iş hanı, büro, pasaj, çarşı gibi ticari yapılar ile merkezi iş alanları ve idaresince bu kapsamda olduğu değerlendirilen yapıların mimari proje müellifliği; kamuda veya üniversitelerin mimarlık bölümlerinde ya da meslek odasına kayıtlı serbest mimar olarak en az 5 yıl mesleki tecrübesi bulunup, yapı ruhsatı alınmış toplamda en az 10.000 m², en az 4 farklı yapının projelendirilme sürecinde aktif olarak bulunan ve bu durumlarını gerekli belgelerle tevsik eden mimarlar tarafından üstlenilebilir. Üniversitelerin mimarlık ana bilim dalında tezli lisansüstü öğrenim görmüş olan mimarlar için bu fıkrada belirtilen asgari hizmet süresi ile proje yapımına dair kriterlerin yarısının sağlanması yeterlidir. Bu kapsamda hazırlanan mimari projelerin yöresel mimariye uygun olarak tasarlanması, yapının kullanım fonksiyonunu azami ölçüde yansıtacak mimari öğeler içermesi, giriş cephelerinin binanın kullanım fonksiyonunu öne çıkaran, kolay algılanabilir şekilde tasarlanması ve bu amaçla bina ön cephelerinde cephe ve çatı ile uyumlu olacak şekilde sundurma, portik veya kolonad/ sütun benzeri tasarımlarla girişin vurgulanması, cephe tasarımına derinlik kazandırılması, ön bahçelerinde teras, merdiven, rampa ve kot farkı gibi düzenlemeler ile davetkar bir etki sağlanması gerekir. Ayrıca mimari projenin varsa yapının bulunduğu cadde veya sokakta yer alan ve mimari estetik komisyonunca belirlenmiş olan referans bina cephesindeki mimari öğelere uyumlu olacak şekilde tasarlanması, referans bina bulunmaması halinde sokak silüeti ile uyumlu olarak tasarlanması gerekir.”

Bu madde ile mimarlık mesleğinin uygulanmasına yönelik ciddi ve yanlış müdahaleler yapılmak istenmekte. Bir taraftan yeni mezun mimarlara 5 yıl deneyim şartı getirilirken, diğer taraftan merkezi idarenin mimariyi yönetmelik ile yönlendirme çabaları ortaya çıkmakta. Bu konuları detaylı olarak açıklamakta yarar görüyorum.

Yeni mezun mimarların hiçbir deneyime sahip olmadan meslek ortamına atılmasının yarattığı sorunlar yıllardır meslek ortamımızda tartışılmakta. Mimarlar Odası ve aralarında TSMD olmak üzere sivil toplum kuruluşları “Mimarlık Meslek Yasası” çıkarılması için çaba göstemekte. Ancak  hiçbir iktidar bu çabalara açık olmadı. Avrupa Birliği, İngiltere, ABD ve çeşitli gelişmiş ülkelerde mimarların mesleğe atılmaları için diplomayı yeterli görmeyen uygulamalar bulunmaktadır. Bu ülkelerde proje yapabilmek için okulu bitirdikten sonra belirli süre çalışılması (ülkeye göre değişmek üzere 2 veya 3 yıl), bu süre sonunda -genelde meslek odası tarafından açılan- sınava girilmesi ve başarılı olunması halinde proje yapma yetkisinin alınması yöntemi yaygındır. Hatta ABD'de her eyelet için ayrı ayrı sınava girip yetki belgesi alınması usulü vardır. Ülkemizde de bunlara benzer yöntemler geliştirilmesi gerekirken yönetmelik ile getirilen usuller yüzeyseldir ve sorunu çözmekten uzaktır.

Mesleğin uygulamasını belirleyen kurallar bir yönetmeliğin içine sokuşturulan bir fıkra ile oluşturulamaz. Yönetmeliğe göre 5 yıl deneyim geçirilmesi, en az 10 bin m², 4 yapının projelendirilmesinde çalışılması istenmektedir. Bu kuralların nasıl uygulanacağı belli değildir. Bir kanunun yürütülmesi için detaylı bir uygulama yönetmeliği çıkartılabilir, ancak bir yönetmeliğin açığı başka bir yönetmelik ile kapatılamaz. Ama görülen o ki, bir hukuk komedisi bizi bekliyor.

Mimarlık eğitimine başlandığında olmayan bir kuralın sonradan getirilmesi, o durumdaki kişiler için önemli bir hak kaybı oluşturmakta. Bu durum yasal yollara başvurulduğunda yönetmeliğin bu maddelerinin iptaline kadar gidecek bir hukuki boşluk içermekte. 

Yönetmelik ile üniversitelerde yüksek lisans eğitimi görenlerin süre ve yapı büyüklüğü kriterlerinin yarısını sağlamaları yeterli görünmüş, ancak “tezsiz” eğitim görenler bu kuralın dışında tutulmuş. Yönetmeliği hazırlayanların mantığını anlamak olası değil. Tezsiz eğitim yapılan yüksek lisans programlarında, öğrenciler proje yaparak mezun olmaktadır. Tezli programlarda ise araştırma yapılması öne çıkar. Bu durumda teorik bir araştırma yapan kişi nasıl mesleki deneyim kazanmaktadır? Yüksek lisans eğitimi yapılmasını önemseyen bir anlayışın bunu “tezli/tezsiz” diye kategorize etmesi hiçbir mantıklı düşünceye dayanmamakta. 

Bu maddenin son kısmında ise mimari tasarımı kısıtlayan, son zamanlarda moda olan, Selçuklu/ Osmanlı dayatmasını anımsatan kurallar getirilmiş. Yapının “yöresel mimariye” uygun yapılması; girişinde “portik veya kolonad/ sütün” olması kuralları zorlama kurallardır. Aynı maddedeki “yapının kullanım fonksiyonunu azami ölçüde yansıtacak mimari öğeler içermesi” kuralı ise anlaşılır gibi değildir.  Bundan sonra bir Göz Hastanesi “göz şeklinde” Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi “diş şeklinde” mi tasarlanacak? Elbette ironi yapıyorum ancak bu satırların arkasındaki mantığı anlamıyorum.

Girişin “portik veya kolonad/ sütün ile vurgulanması” ve “cephe tasarımına derinlik kazandırılması, ön bahçelerinde teras, merdiven, rampa ve kot farkı gibi düzenlemeler ile davetkâr bir etki sağlanması gerekir” kuralı ise yönetmeliği hazırlayanların mimarlık bilgisinin çok sınırlı ve yüzeysel olduğunu göstermekte. 
Aynı maddenin diğer fıkralarında da yeni mezun mimarlara getirilen kurallara benzer kurallar mühendislik dalları için de getirilmiş. Bunların da benzer sorunlar içermekte olduğunu hatırlatırım.

66. Maddeye Yapılan Ek

“Madde 5 (3) İlgili idareler, gerekmesi halinde üniversitelerin ve ilgili kamu kuruluşlarının da katılımıyla, uzmanlardan oluşan mimari estetik komisyonları kurar. Komisyon en az ikisi mimar olmak üzere; kalan üç üye mimar, inşaat mühendisi, peyzaj mimarı, sanat tarihçisi, şehir plancısı, harita mühendisi unvanlarındaki meslek disiplinlerinden seçilerek oluşturulur. Komisyon başkanı, kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında veya üniversitelerin mimarlık bölümlerinde ya da meslek odasına kayıtlı serbest mimarlardan kendine ait bürosunda en az 5 yıl hizmeti bulunan veya mimarlık ana bilim dalında tezli lisansüstü öğrenim görmüş olan mimar olmak zorundadır.”

Yönetmeliğin 3. Maddesine eklenen fıkra ile “Estetik Komisyonlar” ile ilgili çalışma koşulları belirlenmeye çalışılmakta. Estetik Komisyon modeli uzun yıllardır gündemde ve yürürlükte. Ancak çok sağlıklı ve sürekli olan bir mekanizma olamadı. Bu madde ile konunun canlandırılmak istendiği anlaşılıyor. Estetik Kurul ile 57. Maddeye eklenen yöresel mimari dayatmasının mekanizmasının kurulmak istendiği görülüyor. 

Bu tür kurallar “eşyanın tabiatına” aykırıdır. Yapılan örnekler de bunu göstermektedir. Son yıllarda yapılan en büyük kamu yatırımlarından biri İstanbul Finans Merkezi'dir. Gerçekte bu kurallar uygulanabilir olsaydı, orada uygulanırdı.

Sonsöz

Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği'ne yapılan idarenin yapı üretim sürecinde yaşanan sorunları tam olarak kavramadığını ve çözümlerinin yetersizliğini de göstermektedir. Yönetmelikle getirilen kurallar sorunu çözmeyecektir. Öncelikle “Mimarlık Meslek Yasası” mutlaka çıkarılmalı ve yapı üretim sürecindeki aktörlerin rol ve sorumlulukları kesin ve açık olarak belirlenmelidir. Tabii kamuoyunun ve sivil toplum örgütlerinin katkıları alınarak yapılmak kaydı ile. Merkezi idareyi yöneten siyasi otoritenin bürokratlar eliyle hazırladığı sürpriz yasa ve yönetmelikler ile değil.

1999 yılındaki ciddi can kaybına ve geniş yıkıma neden olan Marmara depreminden sonra yapı sistemimize “Yapı Denetim Kuruluşları” eklendi. Düzgün çalışmayan fenni denetim yerine gelen ve teoride doğru bir uygulama olan bu sistem, proje ekiplerinin yapım sürecinden uzaklaştırılmasına neden oldu. Ayrıca bu firmaların yeterince denetim yaptıkları da şüpheli. İnşaat sistemimiz yapısal sorunlarla dolu. Bu sorunlar parçacıl, anı kurtaran düzenlemelerle giderilemez. Tüm yetki ve sorumlulukların belirlendiği, genel uzlaşma ile oluşturulmuş, radikal bir “Mimarlık Yasası” daha fazla geç kalınmadan çıkarılmalıdır. 

Bunca deneyim ve bilgi birikiminden sonra alelacele çıkarılmış yönetmelikler ile yapı sistemimizin düzeltilemeyeceği görülmelidir. Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği'ne yapılan bu ek yönetmelik de iptal edilmelidir.

Nil Akdede, Araştırma Görevlisi, Mimarlık Bölümü, GSTMF, Atılım Üniversitesi

Afet Sonrası Barınma Müdahalesi İçin Dönüştürülebilir Bir Yaklaşım Mümkün mü?

Doğu Anadolu Fay Hattı’nda yıllardır gerçekleşmesi beklenen deprem, 6 Şubat 2023 günü Türkiye Kahramanmaraş’ta gerçekleşti. Art arda gerçekleşen iki şiddetli deprem, depreme dirençsiz olan kentlerde yapılı çevrede büyük yıkıma neden oldu. Ve bu “direnç” sorunu binlerce insanın hayatını kaybetmesiyle ve milyonlarca insanın evsiz kalmasıyla sonuçlandı. Kış mevsiminde evsiz kalan milyonlarca depremzede için hayati önem taşıyan barınma, Türkiye Cumhuriyeti için afet sonrası müdahalede en zorlayıcı başlıklardan biri oldu. Kalıcı konutla sonlanan afet sonrası barınma müdahalesi yolunda çoğunlukla acil barınma için çadıra geçici barınma için ise konteynere başvuran koordinasyondan sorumlu kurum Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Kahramanmaraş depremleri sonrasında da bölgede onlarca çadır (Resim 1) ve konteyner (Resim 2) yerleşimi oluşturdu veya yerleşimlerin oluşturulmasında koordinatör görevini üstlendi. Peki, ana hedefin kalıcı konut olduğu geçiş sürecinde uygulanabilecek yegane barınma adımları sırasıyla çadır ve konteyner midir? Bu iki aşama birleştirilip dönüştürülebilir ve dolayısıyla daha sürdürülebilir bir tasarım yaklaşımı önerilemez mi?

Resim 1. Nurdağı’nda bir konteyner yerleşimi kurulumu, Nurdağı, Gaziantep, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası (Fotoğraf: Nil Akdede, Özay Özaydın, 25.02.2023).
Resim 2. Antakya’da bir çadır yerleşimi, Antakya, Hatay, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası (Fotoğraf: Nil Akdede, Özay Özaydın, 23.02.2023)

Bu yazı, kriz sonrası barınma müdahalesinde iki ayrı aşama olarak uygulanan acil ve geçici barınma birimleri yerine sürdürülebilir bir tasarım yaklaşımıyla önerilmiş HHi House birimini (Resim 3), “geçicilik”, “dönüştürülebilirlik” ve “sürdürülebilirlik” kavramları üzerinden tartışmaktadır. Bu tartışma, gelecekte Türkiye’de uygulanabilecek olası afet sonrası barınma müdahalelerine mimari bakış açısıyla nasıl hazırlık yapılabileceği konusunda zemin oluşturmayı amaçlamaktadır.

Dönüştürülebilir Bir Yaklaşım: HHI House

Afet sonrası veya çatışma sonrası barınma müdahalesinde başlıca üç aşama olan acil barınma, geçici barınma ve kalıcı konut aşamaları sırasıyla izlenir (2). Etkilenen grupları kalıcı konuta yerleştirmenin başlıca hedef olduğu barınma müdahalesi, kısıtlı sürede birçok afetzedeye hızlı ve kolay kurulabilecek ve “yaşamın yeniden kurulmasına destek olan” (1) acil barınma birimlerinin sağlanması ile başlar. Acil barınma ve kalıcı konut arasındaki süre ise “bir geçiş aşaması” olarak başka bir deyişle “bir rehabilitasyon aşaması” olarak ele alınarak afetzedelerin günlük hayatlarına dönebilecekleri bir mekan sağlamayı hedefler. 

Humanitarian House International (HHI) tarafından önerilmiş HHI House, acil barınma ve geçici barınma müdahale aşamaları için ayrı ayrı birimler sağlamak yerine tek bir taşıyıcı sistem üzerinde yapısal olmayan belli elemanların değişimi ile tek bir geçiş birimi sağlamayı öneriyor. Eş taşıyıcı sistemi baz alarak tasarlanmış Emergency Shelter (ES) (Acil Barınma) ve Long-term Dwelling (LTD) (Uzun Süreli Barınma) cephe ve çatı malzemelerinin değişmesiyle “dönüştürülebilir” bir tasarım sunmayı hedeflemiştir (Resim 3). “Geçiciliği” sağlamak amacıyla ayaklar üzerinde tasarlanmış ES acil barınma birimi, herhangi bir kriz sonrasında 8 saat içinde öncelikle plastik membran malzeme ile kaplanarak etkilenen grubun kullanımına açılabiliyor (3). Acil müdahale dönemi atlatılıp daha düzenli bir döneme girildiğinde ise plastik membranın çıkarılıp çatı ve cephelerin daha kalıcı bir malzemeyle kaplanmasıyla LTD birimine dönüştürülüyor (3). Böylece yaklaşık bir gün içinde, etkilenen gruplar için sıradan günlük hayata geçişe destek olabilecek bir mekanın sadece iki birey tarafından dönüştürülerek hazır edilmesi planlanıyor. Yapının daha uzun süreli kullanımını sağlayan cephede ve çatıda yapılan değişikliklere ek olarak, HHi iç mekanlarda da dönüşüme açık bir tasarım sunarak kullanıcıların ihtiyaçları doğrultusunda dönüşebilen bir birim oluşturmayı hedeflemiştir (3). 

Resim 3. Dönüştürülebilir HHI afet sonrası barınma birimi, ES ve LTD (https://www.uoalumni.com/s/1540/21/interior.aspx?sid=1540&gid=3&pgid=3223).
Resim 4. Dönüştürülebilir HHi afet sonrası barınma birimi, ES ve LTD (https://news.kgnu.org/2014/11/humanitarian-house-international-helping-refugees-with-housing-solutions).

Tasarlanan geçici ve dönüştürülebilir tasarım, özellikle taşıyıcı sistemin ve iç mekanda kullanılan malzemelerin kullanım süresini arttırmanın yanı sıra kriz sonrası dönemde taşınacak malzemelerin hacmini de azaltarak ulaşım kolaylığı sağlıyor. Böylelikle özellikle yapılı çevrede yıkıma neden olan krizler sonrasında ulaşımın barınma üzerindeki etken rolünün azaltılması hedefliyor. Böylece, yeni bir altyapı oluşturma zorunluluğu olmadan mevcut tasarımlarla karşılaştırıldığında daha sürdürülebilir bir yaklaşımla tasarlanmış bir afet sonrası veya çatışma sonrası barınma sonrası barınma birimi önerilmiştir.

Sonuç

6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremleri sonrası evsiz kalmış yüzbinlerce depremzedeye hızlı barınma sağlama ihtiyacı nedeniyle acil ve geçici barınma birimleri hemen hemen aynı anda sağlanmaya başlanmıştır. Her ne kadar konteyner birimleri daha uzun süreli bir barınma meanı sağlıyor olsa da yakın gelecekte çadır yerleşimlerinin kapatılıp daha kalıcı çözümler aranması beklenmektedir. Bu noktada, önceden düşünülmüş, nasıl ve ne zaman dönüşeceği planlanmış bir barınma biriminin eksikliği bir kere daha deneyimlenmiştir. 

Deprem gibi yıkıcı krizler sonrasındaki süreçlerde karar vermenin zorluğu göz önünde bulundurularak barınma müdahalesinin afete hazırlık döneminde planlanması kritik önem taşır. Özellikle “dönüştürülebilirlik” odaklı tasarım çalışmaları hem mimarlık eğitiminde hem de mimarlık pratiğinde önceliklendirilmeli ve afet sonrası barınma için bir kılavuz niteliği taşıyan Sphere Rehberi (4) ışığında tartışmaya açılmalıdır. Bu doğrultuda, mekan tasarımının insan hayatındaki kritik önemi ve afet sonrası barınmanın gereklilikleri dikkate alınarak insan onuruna yakışır mekanlar arama çalışmaları önceliklendirilmelidir. Sonuç olarak, bu yaklaşım ile oluşturulmuş tasarımlar TAMP “Türkiye Afet Müdahale Planı”nda “Afet Barınma Grubu” altında detaylandırılarak uygulamaya konmalıdır.

Not: 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremleri sonrası saha çalışması, TÜBİTAK 1002-C Doğal Afetler Odaklı Saha Çalışması Acil Destek Programı desteğiyle 20-27 Şubat 2023 tarihleri arasında Dr. Özay Özaydın ile birlikte gerçekleştirilmiştir.

REFERANSLAR

1. Weiss, T. G., & Collins, C. (2018). Humanitarian Challenges And Intervention, 2nd ed. Routledge, New York.

2. Forouzandeh, Ali Javan; Hosseini, Mahmood; Sadeghzadeh, Maryam, 2008, “Guidelines For Design of Temporary Shelters After Earthquakes Based on Community Participation”. The 14th World Conference on Earthquake Engineering, Beijing.

3. Ohlson, S., & Melich, R. (2014). Designing and developing sustainable housing for refugee and disaster communities. In IEEE Global Humanitarian Technology Conference (GHTC 2014) (pp. 614-619), IEEE.

4. Sphere Association, 2018, “Barınma ve Yerleşim”, “Sphere Rehberi”, https://spherestandards.org/wp-content/uploads/Sphere-Handbook-2018-Turkish.pdf Cenevre, ss 269-324.

Özgür Deniz Emir, Y. Mimar, Hatay Ortak Meselemiz Konseyi, Tarihi ve Kültürel Miras Komitesi

Antakya Kent Merkezi Tarihi Çevrenin Korunmasına İlişkin Düşünceler

6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş (Pazarcık) merkezli olarak gerçekleşen 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki ve 20 Şubat 2023 tarihinde Hatay (Samandağ) merkezli 6.4 büyüklüğündeki depremler ile birlikte 11 ilde ve ağırlıklı olarak Hatay’da çözümü belki de yıllara yayılacak ya da çözümlenmeden ortada kalacak birçok problem ile yüzleşmek durumunda kaldık.  

21. yüzyılda ve Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına girdiği bir yılda, Türkiye gibi bölgesindeki diğer ülkelere göre belli bir gelişmişlik düzeyine sahip bir ülkede, bölgenin 11 ilini etkileyen depremler silsilesi sonucunda, bir kentin %85’inin yıkılmış olması ve on binlerce insanın hayatını kaybetmiş olması kolay kolay anlaşılıp kabul edilebilecek bir durum değildir. Kentin kahir ekseriyeti karşımızda bir moloz yığını şeklinde dururken ders çıkartmamız gereken birçok hususun var olduğu açık ve seçik bir biçimde ortadadır. Bu denli bir yıkımın gerçekleşmiş olmasının sebepleri, süreç içerisinde tutuklanmış veya yargılanmakta olan müteahhitler, yapı denetim firmaları yetkilileri, şantiye şefleri, inşaat mühendisleri, mimarlar vb. kişilerin sorumluluklarını yerine getirmemiş olmalarından dolayı kaynaklandığı düşünülmemelidir. Bu hatalar zincirinin başlangıcı, yakın geçmişte olduğu kadar uzak geçmişte de araştırılmalı ve yıkımın failleri sadece inşa etme süreci içerisinde yer alan, iştigal konusu imar olan meslek erbapları dışında da aranmalıdır. 

Yıkılan kamu binaları, okullar, devlet daireleri, kullanılamaz hale gelen havaalanları, kamu hastaneleri, kotları yükselmiş olan köprüler, çöken yollar hepsi hayati öneme sahip olan, kamu kurum ve kuruluşları tarafından karar alınıp inşa ettirilen ve öncelikli olarak bir afet anında işlevlerini devam ettirmesi elzem olan yapılardır. Karar alıcı ve icracı makamlar bu yapıları doğru yerde ve doğru bir biçimde kamu yararını gözeterek var etmekle sorumlu oldukları kadar afet dönemlerinde de işlevlerini muhafaza ettirmekten de sorumlu olmalılardır. Ortaya çıkan durum karşısında yukarıda bahsedilen sorumlulukların da yerine getirilmediği kamu yapılarının deprem karşısında kötü performans sergilediğini görmekteyiz. Elbette bir suçlu bulma ve hedef gösterme arayışı değildir ulaşmak istediğimiz sonuç. Belki de tüm kentliler içinde bizlerin de bir meslek adamı, bir yurttaş, bir ebeveyn, bir insan olarak eksik bıraktığımız, hatalı yaptığımız, üzerine gitmediğimiz, yanlış yaptığımız noktalar olabilir. Geleceğe dair bir yeni ve sağlıklı bir başlangıç yapma hususunda özeleştiri de yapmak durumundayız. 

Eğer hayatta kalan tüm kentliler, tüm karar vericiler, tüm icracılar enkazı karşımıza alıp bir daha düşünmez, kendimiz dahil olmak üzere fail ayırımını, sağlıklı bir biçimde ortaya koyamazsak yine sorunun kaynağını bulmakta kendimizi kandırmış, ulaşmak istediğimiz hedefi şaşırmış ve yeni felaketler yaşamamak üzere tedbir alma noktasında süreci bir sonraki felakete kadar ötelemiş oluruz. Karşımızda çözüm üretmediğimiz takdirde sonuçlarına gelecek nesillerin de katlanmak zorunda olacağı doğru tespitlerde bulunup doğru kararlara ulaşmamız gereken zorlu bir süreç durmaktadır.  

Bunun yanında, deprem anı ve hemen sonrasında sürecin o şok dalga yüzünden sağlıklı yürütülemediğine ilişkin tüm taraflar görüş birliği içerisindeyken depremin üzerinden 150 gün geçmiş olmasına rağmen, yaşanan yıkımın boyutu ne derece büyük olursa olsun Hatay’da hala problemler çözülebilmiş değildir. Bazı bölgelere hala temel ihtiyaç olan elektrik ve su bağlanamamış, telefon ve internet bağlantılarında sıkıntılar giderilememiştir. Kent merkezinde güvenlik zafiyetleri üst noktalara taşınmış ve ayakta kalan az hasarlı iş yerleri ve konutlar yağmacılar tarafından talan edilmeye devam etmiştir. Moloz taşıyan kamyonların yaratmış olduğu kaotik trafik içerisinde her gün kazalar gerçekleşmekte çözüme yönelik bir alternatif geliştirilmemiştir. Barınma, demografik ve sosyal yapının kırılganlığı, ekonomik sıkıntılar ve hijyen, beslenme, giyinme, tuvalet, temizlik gibi asgari ihtiyaçların karşılanamamış olması afet ve afet sonrasındaki yakın sürecin yönetilemediği gibi uzun vadede de çözülemeyeceği görüntüsünü vermektedir. 

Merkezi otoritenin, yıkılmış ve yıkılacak olan yapıların ortaya çıkan molozlarının atılacağı ve ayrıştırılacağı alanları ve geçici barınma sorununun çözümüne yönelik konteyner alanlarının yerlerinin belirlenmesi sürecindeki aceleciliği ve duyarsızlığı kentin var olan peyzajını ve tarım alanlarını geri dönülemeyecek bir biçimde tahrip etmektedir. Geçici barınma konusunda kendi çözüm önerilerini ortaya koymaya çalışan vatandaş ise hiçbir projelendirme ve denetim faaliyeti olmaksızın kendi inşa faaliyetini kendisi gerçekleştirmekte, derme çatma yapılardan oluşmuş, geçici gayelerle oluşturulmuş ancak kalıcı ve problemli bir yeni yapı stoku oluşturmaya başlamıştır. Şehir devasa bir şantiye alanına dönüşmüştür. 

Bütün bu bilinmezler ve açmazların sonucunda çözülemeyen sorunlar yumağı içerisinde merkezi ve yerel otoritenin bırakmış olduğu boşluk, sivil inisiyatifler tarafından doldurulmaya çalışılmaktadır. Depremi yaşayan diğer şehirlerden farklı olarak, deprem sonrasında Hatay içerisinde yaşanan sorunlara çözüm üretmek üzere tek veya birçok alt başlık çerçevesinde özelleşen sivil örgütler, çözüm önerileri ve bağlantılar oluşturmaya çalışmışlardır. Bu Hatay’ın belki de sosyo-kültürel  yapısı ve insan kaynağının potansiyelinden kaynaklı olarak diğer illerden ayrışmasına neden olmuştur. Son zamanlarda da bu örgütler, kamuoyu nazarında rüştlerini ispat ettikten sonra kamu karşısında da dernekleşerek yasal statü kazanma yolunda ilerlemektedirler. 

Resim 1. Üst katları yıkılmış, zemin katları ağır hasarlı Antakya Kentsel Sit Alanı Kurtuluş Caddesi üzerinde tescilli kültür varlığı (Fotoğraf: Hakan Boyacı).

Bu inisiyatifler, tarihi kültürel mirastan, yeniden yapılanmaya, sosyal dokudan, yardımlaşmaya, eğitime, sağlığa, barınmaya, tarıma, ticarete, istihdama, çevreye, hukuka ve daha birçok konuda fikirler üretmekte, finans kaynakları yaratmakta ve alanda birebir çalışmaktadırlar. İlk olarak birer mesaj grubu olarak hayata geçen bu oluşumlar, mesleklerinde belli yetkinliklere ulaşmış yüzlerce katılımcıyı ortak bir amaç doğrultusunda bir araya getirmiş ve ciddi bir fikri güce sahip olmuştur. Birçok farklı grup olmuş olsa da aynı kişilerin farklı grup ve farklı çalışma kategorilerinde de çalışıyor olması, gruplar arasındaki iletişim ve etkileşimi de sağlamıştır. Kendi kamuoyunu yaratan ve toplumsal bir güç haline gelmeye ve 40’lı sayıları geçmeye başlayan bu gruplar şu an bir çatı örgütlenme ile daha hızlı karar alıp hızlı hareket edebilen, arkasında daha büyük bir kamuoyu gücüne sahip olan bir çatı örgütlenme modeline doğru evirilmektedir. Son 20 yıldır siyasal iklim ile birlikte gücünü kaybetmiş olan sivil toplum örgütlerinin aslında ne denli hayati öneme sahip bir oluşum olduğunun ispatını da ortaya koymaktadır. 

İşte bu noktada, organizasyon ve planlama süreçlerinde kamu ile birlikte karar mekanizmaları içerisinde yer almak isteyen bu örgütlenmeler, aslında kararların tabana yayılması, halk nazarında kabul görmesi, doğru uygulanması açısından karar vericilerin görmezden gelmemesi gereken bir olanak sunmakta, akılcı bir yol işaret etmektedir. Çünkü iç içe geçmiş sorun halkalarından oluşan durumun ancak bir ortak akıl ile ve bir mutabakat çerçevesi oluşturulmadan doğru bir sonuca ulaşmasının mümkün olmayacağı görünmektedir. Yeni Antakya’nın gebelik dönemine şahit olduğumuz bu sürecin sonunda gerçekleşecek olan ölü doğumu, bu kentin 8. defa yeniden ayağa kalkma ümitlerini de tamamen ortadan kaldıracaktır. 

Hatay deprem felaketini yaşayan ve en ağır yarayı alan diğer illerden kendi özel durumundan dolayı ayrıştığı gibi Hatay kendi ülke sınırlarının dışına taşan bir hinterlanda da sahiptir. Tarihsel süreç içerisinde Bağdat, Halep, Şam, Beyrut, Kudüs ve Antakya, hem dinsel, hem kültürel, hem ekonomik, hem de birçok sebepten ötürü zamanında bölgenin en önemli kentleri iken şu an bulundukları vaziyet insanlık tarihi, belleği ve geleceği açısından utanılacak ve ders çıkarılacak niteliktedir. Bölge coğrafyası içerisindeki her biri ayrı öneme sahip bu kentlerin iyi yönetilememesi sonucu, savaşlar, yıkımlar, terör ve afetler yüzünden tek tek kaybediliyor oluşu ve son olarak da Antakya’nın bu duruma gelmiş olması beşeriyete önemli bir sorumluluk getirmektedir.    

Resim 2. Antakya Kentsel Sit Alanı 40 Asırlık Türk Yurdu Caddesi üzerindeki sağlı sollu yıkılan yapılar (Fotoğraf: Hakan Boyacı).
Resim 3. Antakya Kentsel Sit Alanı Kurtuluş Caddesi üzerinde ağır hasar gören tescilli kültür varlığı: Ziver Paşa Konağı (Fotoğraf: Hakan Boyacı).

Bu noktadan hareketle, ortaya çıkan birçok oluşumdan biri olan “Hatay Ortak Meselemiz Komitesi”  Hatay’ın yeniden ayağa kaldırılması için çalışmayı kendine bir misyon edinmiş, bu amaçla bir araya gelmiş bir topluluktur. Evrensel nitelikteki bu girişim için gönüllü olarak çalışmalara depremin hemen ardından başlanmıştır. Birçok alanda faaliyet göstermeyi amaçlayan konsey en yoğun mesaisini  Antakya Tarihi Kent Merkezi’nin  korunması konusu özelinde vermiştir. “Tarihi ve Kültürel Miras Komitesi” çok katmanlı bu girişim çerçevesinde birçok fikir üretip girişimlerde bulunmuştur. Bu anlamda kamuoyu ve ilgili kurum ve kuruluşlarla paylaşmak üzere kimi gözlem ve önerilerini de aşağıdaki biçimde özetlenmiştir: Tarihi yapılar ve çevresindeki yapılardaki moloz kaldırma çalışmasının kontrol altına alınmış olması olumlu bir durumdur. Bu hassasiyet sürdürülmelidir. Yapılara ait depremle dökülen özgün malzemenin yeniden kullanımı gerekecektir. Benzer malzemenin temini zor ve zahmetli bir süreç gerektirecektir. Ayrıca, hafriyat çalışmaları süresince sit bölgesi içerisinde iş makineleri ile derin kazılar yapılmamasını da kontrol altında tutmak önemli ve gereklidir. Güncel zeminin hemen altında, arkeolojik dönemlere ait katmanların varlığı bilinmektedir ve bu katmanlar da korunmalıdır. 

Antakya, İskenderun, Defne, Samandağ… Özetle tüm Hatay’daki sit alanları ve arkeolojik alanlara ait “Açık Kaynak” oluşturulmalıdır. Ören yerlerinde çalışmış olan, mimar, arkeolog, restoratör, şehir plancı, harita mühendisi, sanat tarihçisi… vd. tüm uzmanların bölgeye ilişkin üretmiş olduğu proje, rapor, taslak ve bilumum bilgi-belge-projeler (üzerinde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında fikri mülkiyet hakkına sahip olunmasına karşın) 6 Şubat 2023 tarih ve saat 4:17 itibari ile halka ait olmuştur ve kamu malı sayılmalıdır. Ulaşılabilir durumdaki tüm bilgi ve belgelerin derlenip, bir araya getirilmesi, ev ev, parsel parsel, bölge bölge sınıflandırılarak ilgili kişi ve kurumların kullanımına açılması önemli ve gereklidir.

Antakya Tarihi Kent Merkezi içerisinde mülkiyetler korunmalı, mülkiyet aktarımları söz konusu olmamalıdır. Ekonomisini kaybetmiş olan vatandaşın, yıkık durumdaki yapılarını yok pahasına satmalarının ve belli şirket ve grupların mülkiyetine geçmesi engellenmeli, teşvikler ve hibeler ile o yapıları ellerinde tutmaları sağlanmalıdır. O yapılar, içinde yaşayan malikler ile anlamlıdır. 

6 Şubat 2023 tarihli depremden önceki Antakya Tarihi Kent Merkezi'nin yüz yüze kalmış olduğu bazı sorunlar tespit edilmeli ve yeni planlama süreçlerinde bu sorunlara da çözüm üretilebilecek öneriler geliştirilmelidir. Sorunların bazıları şu şekildedir: Kendi içine sıkışmış olan Antakya Tarihi Kent Merkezi'nin doğal gelişim yönü, fiziki olarak Defne İlçesi’ne doğru gerçekleşmiştir. Bu gelişimin doğruluğunu destekleyen tarihsel bağların varlığının yanı sıra, bilimsel veriler de bu akışı desteklemektedir. Tarihi dokunun gelişim yönünden farklı bir alana yönlendirilmesi ve buna göre yeni yapılaşma koşullarının belirlenmesi, kentin kadim tarihi ile olan bağlarını bozacak ve doku uyuşmazlığına sebep olacaktır. 

Antakya Tarihi Kent Merkezi’nin yeni planlanması sürecinde alan araç trafiğinden tamamen arındırılmalı, yayalaştırılmalıdır. Tarihi alanda içinden çıkılamaz bir sorun teşkil eden araç trafiği yerine, Koruma Amaçlı İmar Planı’nda da yer aldığı şekilde tramvay ulaşımına geçilmeli ve bölge “yavaş şehir” olacak şekilde yayalaştırılmalıdır. Özellikle Saray Caddesi’nin yayalaştırılması ile deneyimlenen ticari canlılık ve kamusal alan kazancı Kurtuluş Caddesi için de örnek teşkil etmeli ve cadde boyunca sağlı ve sollu olarak zemin katlar ticari işlevler ile şekillenmeli ve bölge canlandırılmalıdır. 

Antakya Tarihi Kent Merkezi içerisinde farklı işlevler barındıran ticari işletmeler ve onun getirdiği yoğunluk konut alanlarını yaşanılmaz bir hale dönüştürmüştür. O yüzden alan içerisinde farklı işlevler gruplanmalı işleve özel alanlar belirlenmelidir. Sit alanı içerisindeki konut alanları da planlanan Yeni Antakya’da üretilmeye çalışılacak olan konut rezervine katkıda bulunacak şekilde göz önünde bulundurulmalı, potansiyeli yadsınmamalıdır. Böylelikle hem kent merkezinden uzaklaşılmamış olur hem de alanın canlanmasına katkıda bulunulmuş olunur. 

Antakya'da “Kentsel Sit Alanı” içerisindeki “Tescilli Kültür Varlığı Yapılar” ve “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapılar” dışında ruhsatlı ya da ruhsatsız birçok yeni yapı da mevcuttur. Bunlardan özellikle çok katlı olanlar deprem sonrasında yıkıldı. Yıkılırken de bir kısmı “Tescilli Kültür Varlığı Yapılar” ve “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapılar” üzerine çökerek bu yapılara zarar verdiler. Bu parsellerin yeni yapılaşma koşulları belirlenirken çok dikkatli olunmalı, doku bütünlüğü göz ardı edilmemelidir. Belki de bu alanların planlanma süreçlerinde bu parseller kentsel donatı alanlarına ya da kentin tabakalaşmasını gösteren ve arkeolojik kazılar sonucu arkeoparklara dönüştürülmelidirler. 

Antakya'da “Kentsel Sit Alanı” içerisindeki  “Tescilli Kültür Varlığı Yapı” stoğu kadar, hatta muhtemelen daha fazla sayıda “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapı” mevcuttur. Tarihi kent merkezindeki tescilli yapılar ile birlikte, tescilli olmasalar da dokuyu tamamlayan, çevreyle uyumlu geleneksel yapıların da korunması gerekmektedir. Korumaya yönelik hassasiyetin sadece tescilli yapılar özelinde kalması koruma bütünlüğünün kaybına neden olacaktır. “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapılar” da öncelikli kabul edilmeli, tescilli yapıların faydalandığı imkanlardan yararlandırılmalı ya da bir an önce tescilli vasfına sahip olmalılardır. 

Resim 4-5. Antakya Kentsel Sit Alanı’nın depremden önce ve sonraki hava fotoğrafları (Ortofotolar: Kenan Kantarcı).

Hatay ve özelinde Antakya’ya yapılacak olan her fiziksel müdahale onun kadim zamanlara dayalı kentsel ruhundan bağımsız düşünülemez ve aceleye getirilmemelidir. Bu yörenin insanı toprağına sahip çıkmak, yerine yurduna geri dönmek ve kentini yeniden yapılandırmak niyetindedir. Tüm maddi, manevi ve beşeri birikimini bu yolda kullanmaya azimli ve isteklidir. Hatay insanının bu kararlılığı yetkili mercilerin doğru kararlar almaları yönünde en büyük destek olduğu da su götürmez bir gerçektir. 

Şükrü Kocagöz, Y. Mimar (E.P.F.L.)

Ertesi Gün'ün Kiracıları

“Ertesi Gün” (Day After) 2004 yapımı bir Roland Emmerich afet filmi. Büyük bir doğal afetten sonrasını anlatıyor. Afetin şekli tam benzemese de, aynı durumdayız. Çareler üretme konumunda, enerjisinde ve yaratıcılığında olmak zorundayız. 1945’de savaşın bitiminde Avrupa’nın olduğu konumdayız. O günkü pek çok Avrupa kentinin görüntüsü aynı bizim bugün yaşadığımız büyük acının görüntüleri gibiydi. 

Depremde kiracılar ve ev sahipleri en anayasal hakları olan “barınma haklarından” yoksun kaldılar. Kemal Kılıçdaroğlu AKP’nin hiç beklemediği ama çok doğru bir çıkış yaptı. Yıkılan evlerin devletin sorumluluğunda yapıldığını, yıkılmalarından da sorumlu olan devletin bu konutları “tazmin” ederek sahiplerine bedellerinin devlet tarafından karşılanarak yaptırılması gereğini vurguladı. 

Devlet olarak yıkılacak yerlere yapı izni vermiş olmak, yapılanları denetlememek kabahatini affettirmek için bu vatandaşlarımızı (hiçbir bireysel katkı beklenmeksizin) konut sahibi yapmak devletimizin ve hepimizin gerçek ve vicdani borcudur. 

Uzun vadeli finansmanı için de değerli ekonomist Ege Cansen’in “tapunun mali bir belge” olduğunu anlatan yazısı ilginç çözümler barındırmaktadır. Bir daha hiç yapı yapılamayacak veya çok düşük yoğunluklu yapı yapılacak “tapular” depremzedelerle takasa esas olarak göz önüne alınabilir. 

Savaşta evsiz kalan kiracıların yaralarını hızla sarabilmek için Fransa, Hollanda, İngiltere “düşük kiralı ev” yapımına yöneldi. Fransa’da “HLM”. “Habitation à Loyer Modéré” hala kullanılan bir deyim. Savaşın evsiz kalanlarına devletler hızla kendisi konut üretti. İngiltere’de savaştan sonra kiralık konut üreten GLC (Londra Belediyesi) etkinliğini 70’li yıllara kadar sürdürdü. Hiçbirisi, bir süredir kentsel yenileme için bizim yaptığımız gibi, işi “kat karşılığı” müteahhide bırakmadı. Devletler yaptıkları konutları kişilerin aylık gelirlerinin çok makul bir oranında kiraladı.

AKP deprem sonrası açıklamalarda da görüldüğü gibi, evleri yıkılanlar için yüzde kırk depremzede verecek yüzde altmış devlet diye tutturdu. Bir türlü aklımıza devletin taşın bütününün altına elini sokacağı bir sistem gelmiyor. Çünkü AKP dünyada bir süre denenip ölen “Thatcher” zihniyetini (Margaret Thatcher 1925-2013) felsefe olarak inatla sürdürdü. Bugün İngiltere ve Hollanda Thatcher döneminde elden çıkardıkları (sattıkları) devlet malı düşük kiralı konutlar için hayıflanıyorlar. Ne kadar yanlış yaptıklarını yazıp çiziyorlar.

Yurdumuzda vatandaşlarımızın %42’si kiracıdır. İsviçre’de %58, Almanya’da %50, Fransa’da %37, İngiltere’de %34 kiracıdır. Son iki ülkenin, savaştan sonraki atılımlarıyla kiracıları ev sahipliğine geçirebildiği görülmektedir. 

Macaristan %9, Romanya %4 kiracı oranlarıyla soğuk savaş döneminde konut sahipliğini en yukarıya çektikleri anlaşılmaktadır. 

Kiracıların da deprem yaralarını sarmak için artık Türkiye’nin tek çaresi (mevcut iktidarın hiçbir zaman aklına gelmemiş) devletin “Düşük Kiralı Ev” (DKE) üretmesidir. 

Düşük kiralı ev üretimi çok ciddi planlama gerektiren karışık bir düzenlemedir. Finansçılardan, sosyologlara şehir plancılarına çok disiplinli karmaşık bir süreçtir. Bu büyük organizasyonun elbette mimarlar da parçasıdır. 1970’li yıllarda GLC’ye yaptığımız bir okul eğitimi ziyaretinde biz mimarlık öğrencileri, zannettiğimiz gibi bu süreçte mimarın başrolde olmadığını görüp öğrendiğimizde, hayal kırıklığına uğramıştık. 

Bugün arkasında “siyasi irade” dahi olmayan bu konuyu gündeme getirebilmek gerçekten başarılması çok zor bir sürecin önünde olduğumuzu göstermektedir. Oysa 1947 yılında ardında “mecburi siyasi iradenin” olduğu bir sürecin ne zorluklarla geliştirilebildiğini çok ayrıntılı incelemek gerekir. Ancak ondan sonra günün koşullarına ve ülkemize özgü bir model oluşturulabilecektir. 1947 yılında yapılan yapıları Fransa 2000’li yıllarda yıkarak yenileme sürecine geçti. Teknik geliştirme gereksinimlerinden daha fazla “sosyal geliştirmeler” söz konusuydu. HLM’ler kent dokuları olarak çok ciddi sosyal sorunlar çıkarmıştır. Alınan dersler incelenmelidir. Bu, çok hızlı akademik çalışmaların yapılmasını da gerektirmektedir.

Bu alanda SMD’ler, Mimarlar Odası başı çekerek yayınlarla, sempozyumlarla akademisyenlerin çalışma alanlarını genişletmelidir. 

Türkiye’nin geçmişinde küçük ve cılız da olsa bir “sosyal konut” deyimi vardır. Bazı belediyelerin (EVKA) “ev kazandırma” projeleri deneyimleri olmuştur. Bunlar hatırlanmalı, incelenmelidir. TOKİ’nin deneyimleri bir kenara konulmayarak yeni anlayışa adaptasyonu araştırılmalı, irdelenmelidir. Bilhassa bankacılık ve finans çevreleri işin başından çalışmalara dahil edilmelidir.

Bu konu çok mürekkep akıtacak, hızla çalıştaylar ile geliştirilmesi gereken engin bir konudur. Bu yazının amacı; gündemde olmayan, devletin öncülüğü, denetimi ve finansmanı ile depremde evleri yıkılan kiracılar için “Düşük Kiralı Evlerin” en hızlı ve gerçekçi çözüm olduğunu bağırmaya çalışmaktır. 

REFERANSLAR

Kiralık Sosyal Konutlar: Türkiye’de barınma sorununun çözümü için yeni bir yöntem. Mehmet Akalın ÇAKÜ Sosyal Bilimler Dergisi (Nisan 2018) 88-121

Suha Özkan, Hon. F AIA

Shigeru Ban'ın Kağıt Yapıları

İstanbul'da bir konferans veren Peter Eisenman "Benim yapılarım yirmi yıl, en çok otuz yıl yaşasınlar yeter; sonra yıkılabilirler" dediğinde, onun mimarisinin tartışmaya açık tuttuğu temel varsayımlar unutulup ya da hafife alınıp: "Her yıl dünyanın otuzda biri yıkılacak, yerine yenisi yapılacak... Saint Patrick Kilisesi'nden, Rockefeller Center'den başlanabilir yıkmaya. Paris'te en uygun başlangıç Notre Dame olur” diye, İstanbul'un üst düzey düşünce soyluları tarafından acımasızca eleştirilen Eisenman, birden kendi mimarisini yüceltmeyip tüketim ürünü olarak gören, yapılarında anıtsallık ve kalıcılık aramayan, kendine özgü bir mimari anlayışın savunucusu olmaktan çıkmış, "zırva üreten" ithal malı bir satıcı oluvermişti. Hemen ardından daha hırçın başka eleştirmenlerin de mesleğin saygın yayın organlarında bu söyleme katılmaları ile Ayasofya'yı, Selimiye'yi yıkmayı öneren katli vacip bir anıt ve mimarlık (!) düşmanı" konumuna sokulmuştu.

Onun öncül ürünlerini bilenler anımsarlar (burada House I, II, III... X, ilh. gibi numara ile adlandırılan bir bakıma soyut yapıtlarından söz ediyorum); Eisenman, bu yapılarında modern söylemin en yalın, en duru tanımlamalarını bireştirmeye özenirdi. Sonunda, Cardboard Houses olarak adlandırdığı karton evler tasarlamaktaydı. Amacı, somut ve inşa edildikten sonra geri dönülemeyen yapıdan çok, tasarım düşüncesinin izlenebilir bir gerçekliğe kavuşması ve deneysellik ortamı içinde yapının kalıcı olmayan bir araç olarak ele alınmasıydı. Şimdi çok yaygınlaşan bilgisayar çıkışlı sanal ortamda daha kolay gerçekleştirebildiği bu tür düşüncelerin, 1970'li yılların başında kartondan tasarlanmış olmaları, benzeri bir sanallığın ya da kalıcı olmamanın simgesi olmaktan öte bir şey değildi. Bildiğim kadarı ile bu tasarımların bir kesimi gerçekleşti. Dört numaralısı (House 4) hem mimari için, hem de o zaman eylem ve düşünce birliğinde oldukları New York Beşlisi içinde simgesel başvuru noktası olma özelliği ile amacının ötesinde bir değer -belki de kalıcılık- bile kazandı.

Yapıların, mimarlarının şöhretinden kaynaklanan belki de gereksiz derecede yüceltilmiş simgeselliğine karşıt olarak Eisenman kendi mimarisinin geçici, kısa ömürlü, kendi zamanı için geçerli, bu nedenle tüketilmeye yönelik deneysel saptamalar olduklarını savunageldi. Gerçekte, Eisenman yapılarının kısa ömürlü olmaları gereğini, ne denli hoşlanmasalar da, işverenlerine de açıkça söylemekte. Yapılarında değerli gereç ve ince işçilik kullanmamasının en büyük nedeni de bu düşünce.

Bu tutum bir bakıma Andy Warhol'un herkese onbeş dakikalık iletişim ortamında (medya) bir şöhret sağlama saptamasına koşut bir mimarlık tutumu olarak da algılanabilir. Eisenman'ın salt düşüncenin iletilmesine önem veren, kısa ömürlü yapı fikri, İstanbul'a geldiğinde, tonlarca betonla pekişmiş anlamsız yapıların duvarlarına çarptı. Onca yıldır dertlendikleri bu anlamsız mimarinin savunulması da -nedense o günlerde o yapıları neden ve nasıl orada olageldiklerini soruşturmak istemeyen- "korumacılara" kaldı. Kendi varlığıyla kentlerimizi neredeyse sonsuza değin mahkum eden tutumun tersinin ne denli bir düşünce özgürlüğü getirebileceğini, hiç değilse anlamaya çalışmak yerine, “Nasıl yıkarız? Her yıl yalnız İstanbul'da üç yüz bin kişi açıkta kalır" diyen, sözde ekonomi kaynaklı bir küçümsemeye dönüştü. Oysa, belki söylenmek istenen gelişmeye, geleceğe, doğaya engel olmayan geçici bir mimarlık seçeneğiydi. Üstelik de, sanki bir yerlerde bunları üreten fabrikalar varmış da, mal satmak istiyorlarmış ve İstanbul'a gelen konuşmacıların gizli kimliği gerçekte pazarlamacılıkmış suçlaması ve vehimiyle "miatlarını" dolduran binalar yıkılacak, yeni binalar fabrikalardan ısmarlanacak" gibi uyarılarda da bulunuyorlardı. Bu arada, bırakalım kentlerimizi kanser gibi saran anlamsız beton yığınlarını, yüzde altmışa yakınını kaplayan gecekondular ya da ölümcül derecede zararlı olduğu herkesçe bilinen her tarafı asbest kaplı fabrikalar ölümsüz yapılaşma türleriymiş gibi, varolanın geçerli olduğu da öne sürülüverdi.

Ne yazık ki, biraz ortamın anlamak, deşmek, tartışmak yerine "fetva" vermeye yönelik tıkızlığından, biraz da "Karşı çık. Nasıl olsa yanılmıştır? Türkiye'yi ne bilecek, Çünkü Türkiye bizden sorulur"a getirilen düşünce derebeyliğinden olsa gerek, Eisenman'ın geçiciliği öneren çözümleri İstanbul'da yalnız sınırlı -ne büyük bir şans ki, hepsi de yeni nesil- bir kesimce anlaşılabildi. Onlar da, doğal olarak, bu indirgeyici, hakaret dolu, nedense ve hepsi öfkeli yazılara karşıt savunmalarla karşılık vermeyip susmayı yeğlediler”. Çünkü mimarlık ortamındaki "guru”ların saldırıya geçtiği ortamda, geçici (ephemeral) mimarlığa değil anlayış göstermek, anlamanın ilk aşaması olan hoşgörü bile çok görülüyordu.

Kısacası emin olunmayan durumlarda geçici, kısa ömürlü yapılar tasarlamak "tüketim ekonomisi" oluyor, aynı denli belirsizlikler altında içine beton dökülüp bir daha geri dönülemeyen yanlışlar ise galiba "ekonomik" oluyordu.

1998 Haziran'ından bu yana geçen süre içinde -neden olduğunu anlamadığım- Eisenman'ın İstanbul söyleşisine mal edilen ama ANYtime toplantısını hedefleyen tartışmalar dinmedi. Bu canlı tartışma ortamı, bu toplantının Türkiye'de mimarlık statükosunun savunucuları ile, yeni düşünce arayan gençlerin aralarındaki kutuplaşmayı artık, hem de yüzyıl bitmeden deşme kararlılığının gösterisiydi. Tartışma dinmiyor ve ilgiyle izleniyor. Bu ortamın en yüreklendirici yanı, artık Türkiye'de etkin bir mimarlık iletişim ortamının (medya) oluşmuş olması. Eskiden tek derginin egemenliğinde olan mimarlık düşüncesini izlemek için en azından ayda beş dergi okumak, üstelik gazeteleri de izlemek gerekiyor.

Eisenman'ın Karton Evleri ve Frank Gehry'nin ondüle mukavva mobilyaları ile bir arada tutup, neredeyse üç yıldır Türk mimarları ile paylaşmayı düşündüğüm Shigeru Ban'ın “Kağıt Tüp Mimarisini” biraz da bu geçici mimarlık tartışmaları gündeme getirdi. Ban'ın yoğun, tekil ve tekdüze gereç kullanarak bir yapı dizgesi oluşturma çabasını değerlendirmede, belki de Türkiye'nin artık ciddi bir değişimin eşiğinde olduğunu bu yaz izlediğim mimari düşünce ortamının ışığı da yardımcı olur kanısındayım.

Cenevre'ye geldiğinde, Shiguri Ban'a ilgi göstermemi 1996 yılında bana Charles Correa salık vermişti. Correa, Ban'ın yaptığı işin ciddiyetini de özellikle vurgulamış, herkesin her sıradışı çabayı damgaladığı gibi içeriksiz "ilginç çalışmalar” yapıştırmasını yapmadan, Ban'ı kendini pekiştirilmiş kağıdı yapı gereci olarak kullanmak gibi bir tutkuya adadığını belirterek tanıtmıştı. İlk buluşmamızda, onunla biz daha mimarlığının "ciddiyet”ine geçmeden izlediğim kendisini sunuştaki tasarım ciddiyeti çok belirgindi.

Cenap Şehabettin'in, kişinin giyiminin iyi betimleyici bir başvuru noktası olduğu özdeyişini anımsamıştım. Tepeden tırnağa Yokomoto mu, Kenzo mu olur, yoksa Miyake mi, bilemezdim. Ama çağdaş bir Japon modacısının çizgisinden çıkmış denli düzgün, özenli ve özgün giyiminin her ayrıntısı bir siyah-beyaz bağdaşması içinde orantılı ve dengeliydi. Miyake'nin Arata Isozaki'ye giydirdiği türden buruşuk dokulu gömlek ile Kenzo'nun tasarımlarındakilere benzeyen kaba çizgisel dokulu, çok düğmeli takımını kendinin tek belirgin öznel ögesi olan ince bıyıkları ile tamamlıyordu. "Böyle moda dergisi türü girişin ne gereği var?" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama belirli bir tutarlılıkla en son ayrıntıya değin girme istemi ve yeteneği her şeyden önce Shigeru Ban'ın öznel sunuşundan başlamaktaydı. İlk bakışta sıradan ve olağan, ayrıntıya girdikçe anlam kazanan bir giyimdi.

Ban, Güney Kaliforniya Mimarlık Enstitüsü'nden (SCI-Arc) sonra, Cooper Union'da okumuş. SCl-Arc'ta Frank Gehry, Cooper Union'da da John Hejduk'tan etkilenmiş. 1985'te bu okulu bitirdiğinde Arjantin kökenli New Yorklu tasarımcı Emilio Ambasz onu mimarlık bölümü başkanlığını yaptığı yıllarda New York, Museum of Modern Art'ta sergi düzenlemeleri için tasarımcı olarak atamış. Böylece daha mimarlık ölçeğine girmeden, ilk fikirlerinin endüstri tasarımı ağırlıklı olarak gerçekleşmesini sağlamış, sonra da Arata Isozaki ve Makoto Watanabe ile çalışmıştı.

Benim ODTÜ'lü yıllarımdan özellikle Gediz depremi sonrası (1970-1980) gönüllü çalışmalarımı izleyen yıllarda edindiğim bir "deprem sonrası konutları" ilgisi süregelmişti. Bu konuda değişik ve yeni teknoloji girdilerini inceleyen yayınlarım, bir bakıma kendi türünde ender rastlandığı ve uluslararası ortamlarda da çok sunulup ilgi uyandırdığı için olsa gerek, ben araştırmayı bıraksam da beni bırakmayan bir uzmanlık alanı oluvermişti. Biraz da o ortamın duyumları ile Ban, benimle daha çok Rwanda'da savaş koşulları içinde evinden, yerinden olmuş barınaksızlar için tasarladığı ve uygulayacağı proje için "uzman"lığımdan yararlanmak istiyordu. Daha önce Kobe depremi sonrası geçici konut konusunda çalışmış, pekiştirilmiş kağıt konutları orada denemişti bile. Ben ise gösterdiği ilk bir kaç fotoğraftan beğeni ile izlediğim, tek bir gereç ile oluşturduğu, tekdüze, soyutluğa varan denli duru, kalıcı yapılardaki mimarisi ile daha çok ilgiliydim.

Aramızdaki dostluk işte böyle başladı. Ban geliştirdiği yöntemle hafif, her yerde bulunabilen, dünyada çok tüketilip hemen her aşamasında yeniden kullanılabilme olanağı olan kullanılmış kağıt ile kimi sorunlara bir mimarlık çözümü getirmek istiyordu. Kağıdın yapı gereci olarak kullanılmasının Japon kültüründe, özellikle depremde sorun olmayacak yapı türleri için, bir gelenek olduğunu bilirdik. O bu tutumu en çok çevresel nedenlerle savunuyor. Birkaç saatliğine kullanılıp "artık" atılmayan milyonlarca ton kağıda işlev bulmaya çalışıyordu.

Doğrudan yapı alanında üretilebilen, tutkalla sarmal olarak kat kat yapıştırılan kağıtlar boru biçiminde kütükler (Log) haline getirildikten sonra, parafinle suya dayanıklı duruma sokuluyor. Bu kütüklerin ya da daha hafif yapılarda kullandığı daha küçük çaplı boruların yan yana bir araya getirilmesi ile duvarları tanımlıyor. Değişik geometrik birleşimlerle de tonoz ve kubbe türü üst örtüler tasarlıyor. Dairesel kesitli kütükler doğaları gereği eğrisel düzlemler oluşturmakta, böylece yapıların dışavurumunu ender rastlanan bir biçimde zenginleştirmekte. Tüm bu birkaç çeşitlemeden oluşan birleştirmeler, Ban'ın yaratıcı tasarım yeteneği ve mimarlık becerisi ile nitelikli yapılara dönüşüyor.

Ban, ana kitlesi yoğunlukla sarmal kağıt kütüklerden oluşan yapılarının ölçeğine ve mekan kurgusuna bağlı olarak, hem kilise, sergi evleri gibi ayrıcalıklı ve daha üstün mimari nitelik isteyen toplumsal yapılarda hem de geçici barınak gibi acil gereksinmelerde benzer verim ve güzellikte kullanılabileceğine inanmakta. Pekiştirilmiş kağıt kütükleri yaygın olarak çantı konutlarda (loghouse) uygulanagelen yatay çatkı düzeninde değil de, daha çok düşey olarak kullanmakta. Kütüklerin yan yana gelmesi ile oluşan duvarın alt ucunda temel bağlantısını, üst ucunda da çatı bağlantısını sağlayan "U" kesitlerle birleştiriyor. Kütükleri düşey kullanmanın nedeni çatkı dizgesinden kaynaklanmakta. Yapıları gereği boruların uzunlamasına yük taşıma sığaları daha yüksek. Üstelik eğrisel düzlemlemelerle bu sığa daha arttırılabiliyor.

Ozan Takahashi için tasarladığı çalışma alanında kağıttan oluşan kitaplarla, kağıttan biçimlenmiş mimari arasında ortak bir anlamsal söylem betimlemeyi deniyor. Bu yapıda tüpleri kesintili ahşap bağlaçlarla ekleyerek oluşturduğu tonozda, çapraz çelik gergi çubukları ile tonuzun açılma kuvvetini karşılarken, yapının yatay düzlemde üçgenlemesini de sağlıyor. Tek mekandan oluşan bu yapının iki uzun kenarı kitaplara ayrılmış, iki kısa kenarı ise görsel olarak doğaya açılıyor. Evin bir kısa kenarına yakın, ortada yer alan prizmatik alan hizmet işlevlerini barındırırken, bu prizmanın üstü de yüksek bir açıdan yine doğaya, kitaplarla bezenmiş bir tünelden bakmakta; burası dinlenme ya da ozanın esinlenmesi için düşünülmüş. Ban'ın tüm mimarisinde olduğu gibi, bu yapının da Japon Modernizmi'ne özgü yalınlığı, sonuç olarak, Ban'ın savunduğu duru çağdaşlığın bir başka göstergesi olarak sunulmakta.

Geniş açıklıklar için önerdiği depolama ve koruma amaçlı kullanılan "kağıt tonoz" (o "paper dome” diyor) ile bu yapı türünün geniş açıklıklar için ne denli geçerli olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Joseph Paxton'un 1851 Crystal Palace, Londra; Gustav Eiffel'in 1889 Eiffel Kulesi, Paris; Frei Otto 1967, çadır yapıları ile Buckminster Fuller jeodezik kubbesi, Montreal çatkı dizgesi ve mimarlık arasında tarihsel katkılarda bulunduklarına inanan Ban, 2000 yılı Hannover Fuarı'na Japon Pavyonu olarak önerdiği, bir bakıma Fumihiko Maki'nin kapalı spor tesislerini Renzo Piano'nun uçak terminalini andıran karmaşık ögeli, eğrisel plastisite ile bu hafif yapı tekniğinin geleceğe yönelik ne denli yeni ufuklarda gelişebileceğini sergiliyor. Bu yapı gerçekleştiğinde pekiştirilmiş kağıt mimarisi de belki mimarlık tarihine mal olabilecek, yaygınlaşacak.

Gerçekte Ban'ın mimari eylemini öyle çok uzun ve karmaşık kuramsal çıkarsamalarla değerlendirmek gerekmiyor. Tıpkı Tadao Ando'nun yalın ve duru çağdaşlığı gibi salt bireysel izlenimle algılanıp beğenilecek ya da benzeri algı ve düşlenen "güzel" bağlamında yadsınabilecek ve beğenilmeyecek bir çaba. Burada, tek gereç ile oluşturulan mimarinin bir yanda temel gereksinmelere yanıt verecek denli az ayrıntılı, basit ve kolay inşa edilebilir oluşu, öte yandan da aynı öğelerin daha kalıcı, daha nitelikli üst düzey yapılarında da kullanılabilir olması mimarlık uğraşısının iki uç noktasına göndermeler yapmakta. Bu meslek sorumluluğu ve yaratıcılığın değişik kesitlerde kullanılması açısından önemli ve etkileyici.

Ban’ın mimarisinde üst örtü, doğal olarak her yapı türünde ayrı ve farklı yorum gerektiren bir girdi olarak belirmekte. Kendisi de bu çözümleri farklı ele almakta. Bir yanda pekiştirilmiş plastik gergi gereci örtü olurken, öte yanda bir incelikle tasarlanmış uzay kafes kirişine değin açılan daha yetkin ve gelişmiş teknolojiyi kullanmakta. Böylece üst örtüde daha rahat ve geniş seçenekler sunabiliyor.

Tek gerece ve onun geliştirilmesine olan inançla yıllardır çabalayan Shigeru Ban mimarisinin Türkiye'de bilinmesi gereğine ve yararına inanıyorum. Belki yapılara sonsuz ömür biçen düşünürlerimiz de geçiciliğin vereceği özgürlüğü ve mimari çözümler için daha yerinde kararlar vermek için sağlayacağı zamanın değerini anlarlar. İzlediğimiz kadar, eğer insanlığın kendi çöpünde boğulmasını istemiyorsak, Ban'ın tekil çabaları ile sergilediğine koşut her biri yapı gerecine dönüşebilecek kim bilir ne denli çok ve değerlendirilebilecek atık var.