Haldun Ertekin (1935-2025)

Haldun Ertekin İçin
Bir dostluğu, bu dostluğun nasıl oluştuğu ve geliştiğini, içindeki anlamı, değeri ve renkleri, hakkında yazmaya çalıştığınız arkadaşın eleştirisinden geçmeyeceğini bilerek yazmaya çalışmak oldukça zor. Ama Haldun için söylemek istediklerimi, bu zorluğu yenerek bulmam ve ifade edebilmem gerekiyor.

Haldun’un çok sessiz ve nazik ama biraz derinden bakıldığında hareketli, uğultulu, çok canlı ve renkli bir yaşamı oldu. Tıpkı üzerinde ancak küçük kıpırtıları gördüğümüz bir yüzeyin altından devinerek ve çağlayarak akan coşkun bir su gibi.
Her şeyden çok, iyi bir mimar olmak istedi ve oldu. Belki mimarlık için duyduğu kaygı, mimarlığın kendisinden bile daha büyüktü. Mimarlar, Haldun’a göre olağanüstü çok boyutlu düşünebilen ve gerçekten devrimci olabilen, yaratan ve yaratıcılıkları bu dünyayı yaşanılabilir kılan insanlar kategorisindeydi. Mimarlığı seviyordu ve mimarlığa gerçekten saygı duyuyordu. Haldun’un mimarlığa bakışı ve bakışındaki özen/tazelik, bende her zaman hayranlık uyandırdı.
Haldun’un yaptığı yapıları hiç görmedim. Kerkük’teki üniversiteyi de özellikle merak etmeme rağmen, fotoğraflarını ya da çeşitli çizimlerini bile görmedim. Benim için Haldun, bir mimar olmaktan çok, dostluğuna değer verdiğim bir arkadaştı. Gerçi hiçbir zaman çok samimi değildik ve ilişkilerimiz de pek sık değildi. Ama her karşılaşma, her zaman doyurucu olur, birbirimizi, güncel gelişmeler üzerinden başlayarak yaşamın nasıl bir kıvama büründüğüne dair düşüncelerle tamamlardık. Yakın arkadaşım değildi ve bu nedenle, ne yazık ki onu bütün bilgeliği ile ve kişiliğinin bütün özellikleriyle anlatamayabilirim.

Haldun’la ilk kez, 1970’li yılların sonuna doğru, Mimarlar Odası’nda karşılaştık. Tanışıklığımızın amacı, Mimarlar Odası yayın işlerini bütünüyle Haldun’a devretmek üzere, Haldun’u hazırlamaktı. Bu amaçla, pek de kısa olmayan bir süre birlikte çalıştık ve bu beraberlikten ikimiz de çok hoşlandık. Mimarlar Odası en üst katta, batıya bakan “yayın odasında” çalışıyorduk. Odanın tam karşısında Mimarlık Kütüphanesi vardı ve bu kütüphane, üzerinde çok titizlendiğimiz alanlardan biriydi.
Aynı fakülteden mezun olsak da, mezuniyet tarihi açısından aramızda epey fark vardı; ama bu hiçbir zaman iyi arkadaşlığı etkileyen bir öğe değildi. Hatta hoş bir kombinasyon bile sayılabilirdi. Birlikte çalıştığımız yıllarda ben, Haldun kadar kurama ve kuramsal tartışmalara yatkın değildim. Böyle olmasına şimdi hayıflanarak bakıyorum. Eğer ben de kent ölçeğindeki kuramsal tartışmalara, Haldun’un mimarlıkta hazır olduğu kadar hazır olabilseydim, arkadaşlığımızın çok daha yoğun ve nitelikli bir özelliği olabileceğini düşünüyorum. Daha derin bir arkadaşlık geliştirebilirdik.
Haldun, Mimarlar Odası’na geldiğinde, çok genç olmakla birlikte, mimarlığa yaklaşımı hiç da hafife alınacak gibi değildi. Onun merakı, uç noktalara doğru, dünyada en ilginç mimarlık deneyimlerini yapan veya mimarlık üzerinde yeni düşünceleri olan mimarlarla ilgiliydi. Haldun’un master tezi Tafuri’nin “Architecture and Utopia: Design and Capitalist Development” kitabı üzerine bir okumaydı. Tam olarak söylemek gerekirse Haldun, mimarlık pratiğiyle ilgili olmakla birlikte, entelektüel bir mimar olmak arayışındaydı ve sanırım, entelektüel tarafı ağır basan bir mimar oldu.

Haldun’dan bahsedildiğinde gözümün önünde, ipince ve hafif bir bedenin ağır ve gür bir sakal ve saçla tamamlandığı ve genellikle ciddi ama aynı zamanda da müstehzi bir bakış geliyor. Haldun tartışmalarda bilmediği konularda belki sadece birkaç soru sorardı ama bildiği konularda da düşündüklerini sakin bir sesle açıklar ama hiçbir zaman empoze etmez, hatta üzerinde ısrarla durmaksızın geçebilirdi. Anlattıkları genellikle pek kısa olmaz, her şeyi düşündüğü ayrıntılarıyla beraber aktarmayı severdi.
Hafif kapalı ve kendisini kolay ele vermeyen bir iç dünyası vardı. Niteliğe verdiği önem çok açıktı. Entelektüel bir sohbetten aldığı tadı, her zaman ön planda tuttuğunu sanıyorum. Hiçbir zaman statükodan yana olmazdı ve yeniye açılan uçlara, ilgilendiği alanlardaki değişime ciddi bir merak duyardı. Bu bakış açısı da onu, bence sol bir entelektüel kategorisine yaklaştırıyordu. Ama bu hiçbir zaman gündelik politikalar veya uygulamalar üzerinden ve perakende bir biçimde değil, düşünceler veya düşüncenin arkasındaki daha bütünlüklü felsefe ve kuram açısından onun solla bağ kurduğu bir biçimde olurdu.
Sanıyorum bu, Haldun’un köklü olana ve anlam kalitesi bakımından nitelikli olana bakış özelliğiyle ilgiliydi. Değer verdiği alan, böyle bir kapsamdaydı. Küçük ve önemsiz şeyler onu neredeyse hiç ilgilendirmezdi, ama bunu üstünlük taslayarak yapmazdı. Sadece ilgisi başka yerde olduğu için öyle yapardı.
Tekrar düşündüğümde, Haldun’da en belirgin ayırt edici özelliği, onun özgürlüğe/özgürlüğüne olan düşkünlüğü olduğunu anlıyorum. Haldun’un ODTÜ öncesi eğitimini, nasıl bir ailede yetiştiğini bilmiyorum; ama bütün bu süreçlerde kendisi için geliştirdiği, son derece makul ve serin ama kendisine son derece yakışan bir özgürlük anlayışı vardı. Bu özgürlük anlayışı, diğer özgürlüklere gerçekten saygılı ve geniş bir dünyada, çeşitliliği içeren bir bakıştı.
Haldun’u toplulukların içinde de anımsıyorum elbette; ancak, nedense, Haldun’un gerçekten arkadaşı olabilecek kişileri belirlerken oldukça seçici olduğu gibi bir izlenim var üzerimde. Bunu tam olarak bir “seçkincilik” anlamında söylemiyorum. Gerçekten beraber olmayı/arkadaşlığını istediği/önemsediği kişilerin sayısının az olduğunu, ama hepsinin de belirli bir niteliksel skalayı aşmış olduğunu gözlemlemiş olmama dayanarak söylüyorum.
Belki de, çocukluğumda fazlasıyla büyük bir hayranlıkla okuduğum “Michel Zevaco” romanlarındaki yalnız ama özveri ve giz dolu becerilerle her zaman sorunların üstesinden gelen, herkesle dost ama aslında oldukça yalnız kahramanları, biraz Haldun Ertekin’le özdeşleştiriyor gibi olduğum için böyle düşünüyorum; bilmiyorum.
Haldun’un duruşunu, incecik ve dimdik ayakta, hafif gülümseyen, özgürlüğü ruhunda ve bedeninde tam olarak özümsemiş, kültürlü ve sade, alçak sesle yavaş yavaş konuşan, mimarlığı gerçekten önemseyerek seven, mimariyi yüceltmek için gösterdiği çabalardan süzülen bir bilgelik simgesi gibi anımsıyorum.

Haldun keşfedilmesi zor, harika bir arkadaştı…



