Kadri Kalaycıoğlu: “Bir insanın mesleğini bilhassa sevmesi lazım.”

1927 doğumlu Mimar, Mühendis Kadri Kalaycıoğlu pırıl pırıl hafızasıyla, anlattıklarıyla hayranlık duyduğumuz Ankaralı bir meslektaşımız. 1951’de İTÜ’den mezun olduktan sonra geri döndüğü memleketi Ankara'da önemli yapılar gerçekleştiren Kadri Kalaycıoğlu, ortağı Vedat Yalçınkaya ile birlikte çok sayıda yapıyı projelendirmekle kalmamış, birçok mimari proje yarışmasında dereceler kazanmış ve uygulama da yapmış. Bu zengin üretimin özgün projeleri ve fotoğrafları ne yazık ki elimizde yok. Bugüne ulaşabilen yapılarının çoğu, uygunsuz müdahaleler ve tabelalar yüzünden tanınmaz halde. Ankara’nın ilk otelleri olan Balin Otel (şimdi ofis olarak kullanılıyor) ile Kızılay’daki Dedeman Oteli’ni (bugün Latanya Otel) yapan Kalaycıoğlu-Yalçınkaya ekibinin mimari arşivleri elde olmasa da Kadri Bey’in gençliğinden bu yana sürdürdüğü resim ve suluboya tekniğiyle bezeli desenler ve resimler, kaybolan değerlerin niteliği hakkında fikir veriyor. Kadri Bey’in desenleriyle desteklediği ve 1933-1995 arasını kapsayan anıları, mimarlığı odağına alan birçok konuya ışık tutan 3 ayrı kitapta belgeleniyor. Tanıklık ettiği dönem tarihini bizlere billur bir hafıza ile aktaran Kadri Kalaycıoğlu ile 9 Şubat 2023 tarihinde yaptığımız keyifli söyleşiyi, Serbest Mimar Dergisi için Aslı Özbay, Hasan Özbay ve Mehmet Soylu gerçekleştirdi. Erdoğan Elmas'ın önerisiyle tanıştığımız Kadri Kalaycıoğlu ile yapılan bu söyleşinin, dönemin mimarlık ortamını tanımaya yardımcı olacağına inanıyoruz.
Kadri Kalaycıoğlu: 16 Temmuz 1927’de Ankara'da Oluk Sokak'ta doğdum. Oluk Sokak Kale'nin eteklerindeki Aslanhane Camii’nin hemen altına isabet eden rampa bir sokaktır. Çocukluğum o sokak ve çevresindeki Ankara’da geçti. Çocukların da oynadığı, ufak ufak meydancıklar vardı. At Pazarı Yokuşu’yla Ulucanlar arasına sıkışmış olanına “Meydan önü” derdik. Eve de çok yakın olduğu için, aşağı yukarı 100-150 metre, serbest bırakırlardı, çünkü gittiğim yeri bilirlerdi, ben de evi bildiğim için, merak etmezlerdi. Mahalle arkadaşlarının çoğu da akraba, onlarla oyun oynardık. Bilye, çelik çomak -biz mete derdik- oynardık. O meydanı, maalesef koruyamadılar. Şimdi bile o meydan mevcut olsa, benim onu ilgililer nezdinde korutma şansım yok. Ben eskiyi koruma konusunda çok hassasım, Eski her yerde belki aynı değerini muhafaza etmiyor ama bu yer Ankara olursa çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ankara’yı diğer şehirlerden özellikle ayırmak bakımından söylemiyorum, bir Ankaralı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yoktan var olan bir şehri olduğu için bunu belirtmeyi kendime bir vazife biliyorum.


Hasan Özbay: 1946 yılında İTÜ’ye girmişsiniz. Mimar olmayı niye istediniz?
KK: Benim lise dönemim 40’lı yıllar; o zamanın şartlarında lise talebesi olarak Türkiye genelinde kültür seviyesi bakımından üstlerden birisi olmama rağmen mimarlığın ne olduğunu maalesef bilmiyordum. Ve halen Türk milleti mimarın kim olduğunu, ne iş yaptığını bilmez, binayı yapanın mühendis olduğunu düşünür. Hayır binayı mühendis yapmaz. Evvela mimar araştırır, projesini yapar; mühendis onun hesabını kitabını yapar. Ben aynı zamanda mühendisim, ama mimar farklıdır. Mimarı üstün bir yetenek olarak söylemek istemiyorum ama mimar yaratan kişidir. Mimar olmayı şunun için istedim: benim rahmetli küçük dayım, sonradan doktor oldu, ben ondan duyardım. Aşağı yukarı dört beş yaşlarındayken çok sualler sorardım. Çok da güzel resim yaptığı için dayım, benim okuma yazmam yok tabii, bana resim çizerek cevap verirdi. Resim merakım oradan geliyor, dayımdan kaynaklanıyor.
Aslı Özbay: Dayınızın adı nedir?
KK: Muammer Bayülker. Dahiliye mütehassısı idi. Annemler üç kardeş. Annem en büyüğü, iki de dayım var. Bu küçük dayımın-doktor olan dayım- ailede konuşma arasında mimar olacak diye lafı geçiyordu. Mimarlığın ne olduğunu bilmiyorum, ben de mimar olmayı hep aklıma koydum. Dayım ise mimar olmak üzere kayıt yaptırmaya üniversiteye İstanbul’a giderken bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşı “nereye gidiyorsun” diyor, “Mimarlık Fakültesi’ne akademiye kaydolmaya gidiyorum” diyor. “Ne yapacaksın Akademi'de mimar olup” diyor, “ne yapayım” diyor, “tıbba gidelim" diyor arkadaşı. Ve tıbba kaydoluyor.
Dayım mimar olamadı ben olayım gibilerden, dayımın bana mimarlıkla ilgili bazı konuları aktarması da bende bir mimarlık hevesi yarattı. Lisedeyken hep arkadaşlar arasında konuşurduk, “ne olacaksın” diye, ben hep “mimar olacağım” derdim. Kaydolmaya İstanbul’a gittik. İkinci Cihan Harbi bitmiş, herkeste bir telaş. Aslında o dönemin gençliği, bizler yani ne olmayı bilmediğimiz gibi ne olursak sonunda netice ne olur onu da bilmiyoruz. Mimar olursam ne olacağım, mühendis olursam ne olacağım, doktor olursam ne olacağım, bilmiyoruz.
Kaydolmak için imtihanlar vardı o zaman, 1946 yılında. Elimde kağıtlar falan sıra bekliyorum, şu andaki Gümüşsuyu’nun eski Mühendis Mektebi’nin bir holü vardır, Gümüşsuyu’ndan çıkarken eski sarı bina, Taşkışla’nın esası yani. Tam imtihana girmek için kaydımı yaptırıyorum, “Üniversiteye giriş için imtihanlar kaldırıldı” haberi geldi. Büyük bir kıyamet koptu. Benim lisede derecelerim iyiydi, olgunluk pek iyi, lise iyi. O zaman biz bunun ilkini yaşadık. Lisede dört ders hariç evvela jürili imtihanlara girdik; sonunda matematik, edebiyat, felsefe ve biyoloji olmak üzere dört dersten olgunluk imtihanlarına girdik. Benim olgunluk imtihanımın toplamından pek iyi derece ve öbüründen de iyi derece olmak üzere notlarım tutuyordu, o şekilde ben Mimarlık Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım.
AÖ: Hangi lisede okudunuz?
KK: Atatürk Lisesi. Benim dönem hocalarım, tabii bütün hocalar mukaddestir benim için. O dönem Türkiye’deki bütün lise hocaları çok değerliydi, bana göre bugünün üniversite profesörü ayarında hocalardı. Bana Teknik Üniversite 1.sınıfta matematik dersine lise matematik hocam Nuri Kurtulmuş geldi. Bir sene ben ondan tekrar ders gördüm. Hocalarımız süperdi. Tabii diğer hocalarımız da öyleydi.
AÖ: 1946’nın şartlarında Ankara İstanbul arasında gidip geliyorlar mıydı?
KK: Herhalde öyle olduğunu zannediyorum. Onu bilmiyorum nasıl geldiklerini gittiklerini.
HÖ: Sınıf arkadaşlarınız kimlerdi?
KK: Sınıf arkadaşlarım tabii başta Vedat Yalçınkaya. Vedat hem üniversiteden hem liseden sınıf arkadaşımdı. Bedi Görkem. Çok sınıf arkadaşım var. Ben ilkokuldan itibaren hep mümessillik yaptım. İlkokul dahil üniversite dahil. Onun için hep ben mümessil oldum dolayısıyla bütün arkadaşlarım sınıf arkadaşı.
AÖ: Ben üniversiteden dönem arkadaşlarınızı biraz tanımak istedim.
KK: Üniversiteden maalesef kimse kalmadı. Bir Kaya Dayi var, Antepli şu anda sağ olan. Nejat Rona var İstanbul’da. Burada Fikret Akyol var. Bunlar üniversiteden sınıf arkadaşlarım, başka da yok maalesef.
AÖ: Peki şu anda hayatta olmasalar da o dönemde birlikte okuduğunuz kimler var? Hiç kadın var mı mesela?
KK: Var. Türkiye’de en çok üniversiteli kız arkadaşım bizim sınıfta oldu. Türkiye’de bütün üniversiteler dahil. Dokuz kız arkadaşımız vardı. Onların isimlerini unuttum şimdi. Onlarla üniversiteyi bitirdik.
AÖ: 1946 yılı için mimarlık fakültesinde dokuz kız olması çok iyi.
KK: Mühendis mektebine müracaat eden, mimarlık fakültesinde 9 kız talebe çok önemli. İstanbul Üniversitesinde tıpta bile bu kadar kız talebe olduğunu zannetmiyorum.
AÖ: Toplam sınıf sayısı kaç?
KK: Sınıflar ellişer kişi. Şöyle bir anımı anlatmak isterim. Ben kaydolmak için bir vesileyle Teknik Üniversite’de rektörün odasına çıktım. Aklıma geldi tesadüfen, “hocam” dedim “üniversitenin talebe sayısı ne kadar”, “sekiz yüz on” dedi. Bakın 1946 senesinde dört fakültenin (inşaat, mimarlık, makina, elektrik fakültelerinin toplamı) birinci sınıf ve beşinci sınıf talebeleri sekiz yüz on kişiydi. Şimdi zannediyorum binlerle ifade ediliyor.
HÖ: Yirmi bin sanırım.
KK: Bu biraz bana göre mesleğe hakaret. Bu kadar ucuz değil meslekler. Çok yanlış bir şey.
HÖ: Her sene beş bin mimarlık öğrencisi mezun oluyor.
KK: Çok yazık. Ve ben şu anda yetmiş ben seksen sene bilfiil çizip, inşaat yapan bir mimar olarak söylüyorum bunu. Çoğu mimar filanca dairede genel müdürdür, hep imza atmıştır, hiç proje yapmamıştır. Ben tam tersi hem proje yaptım hem müteahhitlik yaptım,
hem de projenin başında bulundum inşa ettim. Yani ben mesleğini tam manasıyla icra eden, biraz övünmek gibi oluyor ama, nadir kişilerden birisiyim, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Mimarlık eğer yapacaksanız budur yoksa filanca dairenin inşaat müdürü olmak değildir ve böyle olmalıdır.
HÖ: Biraz okul yıllarına dönmek istiyorum. Bitirme projenizin konusu neydi?
KK: Bitirme yani diploma projesi. O zamanın şartlarında, Üniversitede ikinci sınıftan itibaren müstakil olarak proje yapıyorduk. Tabii müstakil olmuyor, herkes birbirini görüyor, birbirinden esinleniyor. Çünkü hocaların da artık herkese -50 kişiye- ayrı ayrı bir şey hayal edip de tasarım önerecek hali yok ki. Diploma projesi ise son yıl, ikinci sömestrde yapılırdı. Paul Bonatz bizim diploma projesi hocamızdı. Bonatz Ankara’daki Sergi Evi’ni Operaya dönüştüren, Saraçoğlu Mahallesi’ni 1942 senesinde yapan mimar. Dünya çapında büyük mimar. Hitler döneminden kaçanlardan demek istemiyorum, Atatürk bizzat bazılarını Türkiye'ye çağırmıştır, Holzmeister bunların başında geliyor. Bonatz bize dedi ki “yer İstanbul Maçka Parkı sonu”, biliyorsunuz Akaretler’e inen yol vardır, orada boş alanlar vardı. Şimdi oralara gökdelen dikmişler -bence cinayet işlemişler- orada biz sosyal konut projesi yaptık. İlk defa sosyal kelimesi bizim diploma projemizde geçen bir kelime oldu. Ondan evvel de sosyal kelimesi vardı ama Türkçe değildi, sosyal demezdik biz.
Mehmet Soylu: Ne diyordunuz?
KK: İçtimai derdik biz, eski tabirle. Ben bundan hem şikayetçiyim hem çok memnunum. Şikayetçiyim, benim dediklerimi karşımdaki nesil anlamıyor. Çok memnunum, bu kelimeler sayesinde benden evvel 50, 60, 100 sene yaşamış olanların konuştuklarını çok iyi anlıyorum. Nedeni de şu bize üniversitede hatta ortaokulda Türkçe dersinde, lisede edebiyat dersinde bu kelimelerin karşılığını öğrettiler, Arapçası budur, Türkçesi şudur diye. Çok iyi edebiyat hocalarından eğitim aldık. Yani ben pek çok edebiyatçıyı- gene biraz övünmek gibi oluyor ama- biraz da amiyane olacak, cebimden çıkartırım. Çok yanlış konuşuyorlar, televizyonda dahi yanlış konuşuyorlar. Ne dersiniz bilmiyorum, bana katılıyor musunuz?
AÖ: Çok haklısınız, o kadar güzel konuşuyorsunuz ki bu kadar olur. Yani diliniz, diksiyonunuz…


HÖ: Siz üniversite bittikten sonra 1953 yılında Ankara’ya gelmişsiniz ve, sınıf arkadaşınız olduğunu bilmiyordum, Vedat Yalçınkaya ile beraber birlikte çalışmaya başlamışsınız. Bu arada girdiğiniz yarışmalar var, çeşitli dereceler almışsınız. Mesela bunlardan bir tanesi 57 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi yarışması. Bu bina yapıldı değil mi?
KK: Yapıldı. Şimdi ben oradan başlayayım anlatmaya. Zaten bir mimarın serbest çalışabilmesi için talep görmesi lazım. Yoksa durduğu yerde mimara iş yağmaz. Mimarın da bir şeyler yapması, o yaptığı şeyleri halkın görmesi lazım. Bizim gibi gelişmemiş memleketlerin hükümetlerinin görmesi lazım. Bakın bu çok önemli. Bu tarafı bırakalım, bu tarafta menfi düşünüyorum, hükümetlerin görüşünü. Benim serbest çalışmamın vesilelerinden birisi, şansımız da tabii yaver gitti, o zamanın hükümetleri 50’li yılların hükümetleri, biz mezun olduktan sonra her binayı proje müsabakası olarak lanse etti. Bu çok güzel bir şey. Amiyane tabiri ile en küçük bir yapıyı -kümesi dahi- müsabakaya açtı, bu harika bir şey. Bu bir on sene kadar devam etti. Benim şansım o devrede mimar oluşum ve onların çoğuna iştirak edip birincilikler almış olmam, o birincilikleri inşa etmem, kontrol etmem bana mesleki hayatımda büyük pratik kazandırdı. Yoksa ben sıradan bir mimar olurdum, eser veremezdim, kendime güvenim hiç olmazdı. Bir mimarın kendine güvenebilmesi için yaptığı binanın ayakta durması ve onu görmesi lazım. Ve onun biraz da halk tarafından bu binayı filanca yaptı diye mimarın hafif tasvip edilmesi lazım. Bu çok önemli bir şey. Biz güzel sanatların bir kolunu temsil eden meslek erbabıyız. Mimarlık güzel sanatlarla ilgilidir.
KK: Mimarın takdir edilmesi lazım. Ben maalesef mesleğimin ilk dönemlerinde bazı yerlerde, takdir beklemiyorum ama, biraz sırtının okşanması o kişiye büyük ivme kazandırıyor, onun görüş açısını değiştiriyor, kendisine özgüvenini artırıyor. Dolayısıyla yaptıkları eser, oluyor, sıradan bir yapı olmuyor. Müsabaka projesi olan, Ziraat Fakültesi bünyesi içerisinde Ev Ekonomisi Binası'nın finansmanını Amerikalılar sağladı. Proje parasını da, inşaatın parasını da Amerikalılar verdi.


HÖ: Duruyor değil mi?
KK: Duruyor, fakat maalesef bir mimarın yaptığı eser telif eserdir, onu kimse taklit edemez, bozamaz, bunlara cesaret etmemesi lazım, böyle bir kültürümüzün olması lazım. Maalesef bu kültür yok. Ama ben bu kültürün devlette olmamasını asla kabul etmiyorum. Devlet böyle bir şey değil. Devlet ideal bir kuruluştur. Maalesef benim yaptığım binayla hiç alakası olmayan, boyası badanasıyla bakımsız halde. Hiç ona gerekli özeni göstermiyorlar.

HÖ: Siz 1953 yılında serbest çalışmaya başlıyorsunuz, yarışmalara giriyorsunuz, bu Ev Ekonomisi Binası’nı da yapmışsınız, başka yarışmalar da var. Fakat siz kamuya iş yapmaktan çok daha sonra özel sektöre çalışmışsınız. Yaptığınız Balin Otel var, Dedeman var, bir sürü konutlar var. Kamuyla ilişkiniz neden koptu?
KK: Onu anlatayım. Şimdi bazı olaylar birbirini tamamlayacak şekilde devam ediyor. Ben evvela devlet yapılarının müsabaka projelerinde birinci oldum. Urfa Hükümet Konağı, Ev Ekonomisi Binası. Fakat bazı şeyler kader diye düşünüyorum. Bu arada benim sınıf arkadaşım Turhan Tüzemen’in akrabası, o zamanın büyük müteahhitlerinden Zülfikar İnce ve Recai Bağır otel yaptırmak istemişler . “Böyle bir mimar arkadaşın var mı” demişler. Turhan da mimar olmasına rağmen, müsabakalardan biliyor zaten sınıf arkadaşım, bizi tavsiye etmiş
MS: Turhan Hoca yapı fiziği, aydınlatma derslerini verirdi biz okuldayken.
KK: Şu andaki Balin Otel’in bulunduğu yeri biliyorsunuz. Orada Türkiye Cumhuriyeti’nin Ankara’da yapılan ilk modern evlerinden dört tane numune bina vardı. Bir tanesi de Balin Oteli’nin yerindeydi. Oraya Vedat’la beraber gittik. Bize otel niyetlerinden bahsetti, “bunu yapar mısınız” dediler. “Tabii memnuniyetle yaparız” dedik. Biraz da benim talebelikten de biraz tecrübem var. Son sınıfta Emin Onat’la Moda’da bir otel projesi yaptım. O sıralarda da Türkiye’de ilk defa Hilton Otel'i yapıldı. Hilton Otel hakikaten başta mimarların olmak üzere Türkiye vatandaşlarının “otel budur” diyecekleri yegane bina olarak ortaya çıktı. Ondan evvel otel yoktu, Sirkeci’de oteller vardı. Otel dediğiniz üç beş katlı bina, mal sahibinin isteğine göre aşağıda bir giriş katı, bir memur, masa etrafında iki tane iskemle. Siz geliyorsunuz” oda var mı” vesaire. Biz oteli böyle anlıyorduk, bütün Türkiye böyle anlıyordu. Hilton Oteli yapıldı ve otelin ne olduğunu öğrendik.
MS: Dönemin önemli mimarları ile okulda yada onların bürolarında bir diyalogunuz oldu mu?
KK: Sedat Hakkı Eldem'in özel bir kişiliği vardı. Mimarlığı kendi şahsına yapılan bir hakaretten daha üstün görürdü. Yani mimarlığa yapılan bir hakaret ona yapılsa o kadar etkili olmaz, mimarlık çok etkili. Ve de Sedat Hoca, tabii ben Emin hoca vasıtasıyla daha iyi tanıdım, hep bana karşı mesafeliydi. Emin Hoca müsabaka esnasında arada bir şaka yapardı, hatta talebelik döneminde tashihlerinde de şakalar yapardı. Bir gün Sedat Hakkı ile Emin Hocanın müsabaka projesini hazırlarken son şeyleri yapıyorum, paftaları yazıyorum, iki projenin rumuz numarasını yazmıştık, üçüncü projenin rumuz numarası yazılacak, “hocam, buna ne numarası vereyim” dedim. Emin Hoca bana beş rakamlı bir rakam söyledi, ben de o hepsini üçüncü projeye yazdım. Ama bunu söylediği zaman Emin Hocaya baktım hafifçe, komik şekilde gülümsedi. 5-10 dakika sonra Sedat Hoca geldi, projeleri kontrol ediyor. Yazılan rumuza bir baktı, “kim söyledi efendim bunu, bu benim telefon numaram” dedi. Rumuzun gizli olması lazım, Emin Hoca bana Sedat hocanın telefon numarasını yazdırmış. Bu yazılır mı” dedi. Ben mahcup oldum, “Emin Hoca söyledi hocam” dedim. Silin efendim silin” dedi. Bu anımı hiç unutmuyorum.


HÖ: Balin Otel’den sonra Dedeman’ı yapmıştınız. Böyle bir otel deneyimleriniz olmuş.
KK: O zamanın Ankara'sında, Çankaya’dan Yenişehir’e doğru bakın, hiç büyük bina görünmezdi, hepsi üç katlı, Ankara evleri. Bir tek Balin Otel görünürdü yüksek olarak, yedi katlı. O ortaya çıkınca bir gün birisi geldi büromuza. Büromuz da Posta Caddesi’ni biliyorsunuz, orada bodrum katta bir yer. O zaman böyle bürolar falan yok. Apartmanların bodrum katlarını iş yeri olarak alıyor, çalışıyoruz. Aydınlığa bakan büyükçe bir hacim. Tanımadığımız birisi, ben “Kemal Dedeoğlu” dedi. “Buyrun” dedik. Bundan evvel şunu anlatmamda fayda var: Dedeman Otel’in şimdi olduğu yerde o günün şartlarında Ankara’da bahçesinde tenis kortu olan ilk ve tek köşk vardı. O köşk Fethi Okyar'ındı, adına da Fethi Bey Köşkü denirdi. Fethi Okyar Cumhuriyet döneminin ikinci veya üçüncü başbakanı.Türkiye’de kimse tenis nedir bilmiyor, bir tek sefaretlerde -Alman, Rus, Fransız- vardı ki, buralar dağ başı gibi, bomboş. Burada ön plana çıkan sefaret binalarının tabii ki tenis kortları vardı. Bir de Fethi bey köşkünde vardı. Fethi beyin vefatından sonra bu ev yıkıldı, yerine yeni bir inşaat için hafriyat yapılmıştı. Ankara küçücük yer, bu bölgelerde benim rahmetli anneannemin bağ evi vardı. Toplasanız 100 tane ev vardı, biri burada biri şurada, hepsi o kadar. Tamamen boş araziydi buraları.
AÖ: Ama bağ evleri de güzel evlermiş değil mi? Ahşap, karkas.
KK: Şimdi oraya da geleceğim. Ben şimdi dördüncü kitabımda bunları yazacağım, yazıyorum. Önemsediğim konulardan bir tanesi de o Ankara için evet. Tabii sefaretlerin yapılışı Ankara için bir rehber oldu, kişilere rehber oldu. Yani güzel bina nedir, nasıl yapılmalıdır, hep sefaretleri birinci planda tuttu. Güzel bir şey oldu tabii ki. Fethi beyin evinin yerinde başlanan inşaat çukuru, Fethi Bey’in vefatından sonra varisleri arasında tahminim o ki bir anlaşmazlık çıktı, senelerce o öyle kaldı. Yağan yağmur orayı adeta koca bir yüzme havuzu gibi su doldurdu. Neredeyse 2-3 metre su vardı, içinde insan boğulur o kadar. Gel gör ki, Dedeman burayı aldı, biz oraya otel yaptık. Şu andaki Dedeman Otel’in hali ortaya çıktı.
AÖ: Bir gün büromuza Kemal Dedeoğlu geldi dediniz.
KK: O zaman Ankara sosyetesinin buluşma yeri Balin Otel olduğu için, bir gün Kemal Bey de gelmiş, bizim yaptığımızı öğrenmiş. Benim “böyle bir yerim var, orayı da bir otel yapmak istiyorum, yapar mısınız” diye sordu, “tabii yaparız” dedik. Fakat şunu da söylemek istiyorum Kemal Bey müteahhit, hem de Kayserili... Elbette ki her müteahhit gibi daha çok kazancını önemsiyor, estetik ikinci planda. Bizim içinse estetik birinci planda. Tabii ki fonksiyona da önem vermemiz lazım ama, biraz da bizi lanse edecek yapı elemanlarına yer vermemiz lazım. Onun için Dedeman Otel’deki mimari serbestliğimiz Balin Otel’deki kadar olmadı. Balin Otel’de biraz daha serbesttik öyle söyleyeyim.
AÖ: Kaç yaşındaydınız Dedeman Otel’i yaptığınızda?
KK: Valla yeni evli, 30'lu yaşlardaydım.
AÖ: Çok genç. Kemal Bey kaç yaşlarında bir müteahhitti?
KK: Kemal Bey ellinin üstündeydi, elli altmış arasıydı.
AÖ: Sıkıştırdı sizi tabii.
KK: Evet evet. Kemal Bey çok değerli bir iş adamı. Türkiye müteahhitleri gelmiş geçmiş müteahhitlerin bir kataloğunu çıkarsa Kemal Bey başlarında olur diye düşünüyorum. Çok yönlü bir insandı, madenciydi aslında. Hala devam ediyor mu bilmiyorum şirketi. Aslında önceleri soyadı Dedeoğlu’ydu, Kemal Dedeoğlu. Sonradan Dedeman yaptılar.
HÖ: Kadri Bey sizin bu binalar arasında Giresun Lisesi var. Duruyordur değil mi
KK: Evet.


MS: Sıhhiye’deki Sürmeli Otel’ini de siz yapmışsınız, onun da bir öyküsü var mı?,
KK: Sürmeli, valla bazılarını unutuyorum, valla unutuyorum.
MS: Kızılay’daki gökdelen yarışması, sizin ilk yarışmalarınızdan mı?
KK: Gökdelenin hikayesi şöyle oldu, aslında bakarsanız Ankara’daki ilk gökdelendir. Bazı şeyler maalesef yaşla irtibatlandırılıyor. O bina üç mimar arasında müsabakaya çıkarıldı. Bizim Emekli Sandığı’na teklifimiz şu andaki gökdelenin bulunduğu pozisyondadır. Biz kütleyi yola dik yerleştirdik. Enver Tokay ise tam tersini önerdi, yani kütleyi bulvara paralel koydu. Yapılan binada ise bulvara diktir. Tabii Enver abimiz bizden 5-6 yaş büyük olduğu için -biz o zaman çocuk sayılıyoruz- Emekli Sandığı onu tercih etti, fakat bina olarak bizimki gibi yapıldı. Bunun da böyle bir hikayesi var.
MS: Üçüncü mimar kimdi orada?
KK: Vedat Dalokay’dı. Tabii Enver Tokay çok iyi bir mimardır, Vedat da çok iyi bir mimardır. Pakistan Camii'ni bilirsiniz. Camii mimarisinde çığır açmış fevkalade bir yapıdır. Allah rahmet eylesin, çok kötü bir kazada hayatını kaybetti. Ben üniversiteyi devlet hesabına, yatılı okudum. Vedat’la biz yurtta aynı kompartımandaydık.Üniversitede de beraberdik.
HÖ: Vedat Yalçınkaya ile ortaklığınızı 70’li yıllarda bitirmişsiniz. Umarım kötü ayrılmadınız. Aklımıza sonra geldi, sizleri bir araya getirsek mi diye de düşünmedik değil doğrusu.

KK: Şöyle oldu, bizim işimizi en büyük engelleyen olay ihtilal oldu. Biz ihtilal günü Vedat’la üç yüz altmış bin liralık mukavele imzalıyorduk. O zamanın parası ile üç yüz altmış bin lira çok büyük para. Bugünün belki üç yüz altmış milyon liralık projesi diyebilirim. İmza için her şeyimiz -teminat mektubumuz vesaire- hazırdı. O gün ihtilal oldu. Ondan sonra bizim işimiz çok bozuldu. Tabii ki geçinmemiz lazım. Ben okul sonrası evvela memur oldum. Sonra beraber Vedat’la işe başlayınca bir daha memuriyete dönmemek için elimden ne gelirse yapmaya çalıştım. 300 liraya 500 liraya proje çizdik, mecburen. Vedat şehirci mimar aynı zamanda. Ben şehirciliği pek sevmedim, sevemedim. Bir mimar aslında tek konuda yoğunlaşsa belki çok daha iyi. Mesela otel mimarı, konut mimarı, fabrika mimarı vesaire. Aslında mimar her şeyi yapar, ama bir süre sonra belli konularda deneyim sahibi olursa, işini daha kolay yapar ve topluma daha da faydalı olur diye düşünüyorum. Vedat şehirciliği tercih ettiği için bir daha biz mimari büro olarak bir araya gelemedik.
MS: Aslında Vedat Yalçınkaya'nın ben bir videosunu izledim. Onu etkileyen Ernest Egli olmuş. Şehircilik dersine geliyormuş.
KK: Evet şehirciliğe geliyordu.
KK: Orada Egli için “bize çok eskiz yaptırıyordu, çok çalıştırıyordu, ben de etkilendim” diyor.
KK: Bir insanın mesleğini bilhassa sevmesi lazım. Severse o meslek hem topluma fayda getirmiş olur hem de o kişiye. Nasıl söyleyeyim, yaşam sevinci verir. Emin olun böyle. Yani ben bir evi, bir planı, bir apartmanı kendi malım gibi düşünüyorum, ona üzülüyorum. Boyasını değiştiriyor, demir parmaklığını değiştiriyor, apartmana bakıyorsunuz bir kat yahut iki kat orijinali beşinci katı bilmem ne yapmış öbürü cam yapmış. Böyle şey olmaz. Bunlar beni üzüyor, mimarı üzen şeyler.
AÖ: Peki sizin Vedat Bey’le ortaklığı ayırmanız tatlılıkla oldu değil mi, öyle bir aranızda sorun olmadı?
KK: Tabii olmadı. Bizim aramızdaki ortaklık “söz” ortaklığıydı. Gidip bi noterden bir şirket kurup adını şu koyduk, ortakları şudur budur değil, “centilmen anlaşması” şeklinde. Öyle oldu vede öyle de devam etti.
HÖ: Ama büronuzda ayrılana kadar beraber çalıştınız değil mi?
KK: Tabii, hep beraber çalıştık. Zaten benim söylemek istediğim de o, işi bu taraflara götürürseniz o biraz bencillik oluyor, mesleğinize zarar veriyor, sizin ondan aldığınız zevki azaltıyor. Mesleğinizi köreltir diye düşünüyorum ben şahsen. Öyle fazla mekanik olmamak lazım bizim meslekte bilhassa.
AÖ: Daha esnek olmak lazım.
K: Evet, evet. Esnek olmak lazım. Onun için de sağ olsunlar, beni tanıyan eş dost, benden büyüklerim, benim şahsıma verdikleri değer kadar benim mesleğime de değer veriyorlar, ben de onu onun için seviyorum. Yani esprisi bu işin.
HÖ: Beraber çalışırken nasıl çalışıyordunuz, işleri mi paylaşıyordunuz?
KK: Bir iş bölümümüz vardı tabii. Genelde Vedat’la başlangıçta beraber yan yana bir projeyi ana hatlarıyla hep beraber hazırlarız, ta ki neticede planın ne olacağı, cephenin ne olacağı, kesitin ne olacağı, konumun, bahçe tarzının ne olacağı kesinleştikten sonra ben cepheleri, kesitleri çizerim. Çünkü onları biraz süslerim, biraz resim becerim dolayısıyla, Vedat da planları çizerdi. Bizim iş bölümümüz böyleydi. Ama yaratıcılık başlangıcı hep beraber olurdu.
HÖ: Yardımcı çizimci var mıydı?
KK: Valla yardımcı çok az kullandık. Ve iyi ki öyle yapmıştık diye düşünüyorum. Çünkü ben bir projeyi yaparken onun başkası tarafından çizilmesi bende sanki üvey evlat, sokağa salıyormuşum havası verirdi. Ben onun penceresini çizerken dahi kendime göre birtakım espriler ilave ediyorum. Onu çalışana empoze edemiyorsunuz, binlerce nokta var. Biraz da bizim elimiz hızlıydı, hızlı çizerdik. Çok nadir ressam kullandık. Hep biz kendimiz çizdik.
MS: Peki çok küçük yarışmalardan bahsediyorsunuz bir söyleşide, bu yarışmalardan aklınızda kalanlar var mı? Vedat Bey’le çok küçük yarışmalara giriyordunuz, siz memurdunuz o büroda çalışıyordu, o yarışmalardan aklınızda kalanlar var mı Ev Ekonomisi dışında?
HÖ: Ben Mimarlar Odası'nın Yarışmalar kitabından derledim, ödül aldığınız 8-10 tane yarışma var. Ziraat Bankası Şube Binaları var. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Binası var, orada mansiyon almışsınız. Ev Ekonomisi yarışmasında birincilik var. Urfa Hükümet Konağı birincilik ödülü var. Gülhane Asker Hastanesi yarışması, 1962 yılı, orada mansiyon kazanmışsınız. 1964 yılında İzmir Bornova’da deneme öğretmen okulu yarışmasında mansiyon almışsınız.
Ankara Gülhane Hastanesi’nde bir mansiyon kazanmışsınız. İzmir Bornova’da Deneme Okulu yarışmasında bir mansiyonunuz var. Afyon’da Tarım Meslek Okulu yarışması var.
KK: Bakın valla projeleri unutuyorum. Ama kişileri unutmuyorum. Ankara’da bizzat iş yaptığımız işverenler, hastane başhekimleri bizim büromuza gelirdi. Onlar daha çok hafızamda kalmış, Göz Bankası mesela.
MS: İsimler kalıyor değil mi?
KK: Ama Afyon’daki yarışmayı valla unutmuşum. Ulus işhanı yarışmasında da derecelerimiz var.
AÖ: Orhan Bolak, Orhan Bozkurt’un yaptığı Ulus İşhanı mı?
KK: Evet.
HÖ: Meslek hayatınızın ilk yıllarında meslek örgütleri ile ilişkiniz nasıldı?
KK: Türkiye’nin ilk güzel binalarından, mimarı da kim bilmiyorum, oranın üst katında bir Mimarlar Birliği kuruldu. O zaman Pepsi Cola, Coca Cola yeni çıkmış, kola içmeye giderdik. Ama derneği kim kurdu onu bilemiyorum.
AÖ: Nejat Ersin olabilir mi acaba?
KK: Hayır, Nejat’lar bizden çok sonra.
AÖ: Zeki Sayar’ın ortağı olan, o dönemde Ankara’da çalışan Abidin Mortaş olabilir mi?
KK: Hayır. Abidin Mortaş da değil. Yanlış hatırlamıyorsam Muhittin Güreli. O olabilir çünkü o benden aşağı yukarı 10 yaş kadar büyüktü. Mimarlar Birliği’ne gittiğim zaman onu hep görüyordum. Mimarlar Odası o tarihlerde daha yok, Oda resmi olarak 54’te kuruldu. Biz hem mimarız hem mühendisiz, Mimarlar Birliği’ne mi gireceğiz Mühendisler Birliği’ne mi gireceğiz diye ikiye ayrıldı insanlar. Bir grup arkadaş mimarlar tarafına gitti. Ben de nedendir bilmiyorum her ikisinde de olalım diye düşündüm. Ben hem mühendisim hem mimarım. Şu anda ben hem Akademili Mimarlar Birliği’nin üyesiyim hem de Mühendisler Birliği’nin üyesiyim. Demek ki oluyormuş. Bunun münakaşasını yaptık.
HÖ: Ama şimdi o artık kalktı, artık mimarlara mühendis ünvanı vermiyorlar.
AÖ: O İTÜ’ye,o döneme özgü bir şey.
KK: O ne zamandır kalktı takriben?
HÖ: 74 veya 75’lerde.
KK: Demek ki bunun ömrü 20 30 sene olmuş. Peki neden vermiyorlar?
HÖ: O dönemler bana anlatılan şuydu: İstanbul Teknik Üniversitesi “Mühendis Mektebi” olarak kurulduğu için Mimarlık Bölümü mezunlarına da “mühendis mimar” denmiş. Daha sonra statü değiştirilip, Mimarlık Bölümü ayrı Fakülte olunca artık mezunlara mühendis ünvanı verilmesi usulü bırakılmış ve “mimar” ünvanı verilmeye başlanmış. 80’den sonrası da mimarlık eğitimi dört seneye indirilince “yüksek” ünvanı da kaldırılır.
AÖ: Uzmanlaşma nedeniyle müfredat değişti, mimarlığın içinde yine bir miktar mühendislik bilgisi, betonarme kaldı ama mühendisliğin eğitimi ile mimarlığın eğitimi farklılaştı.
KK: Burada o bir senelik fark çok büyük fark. 5 sene okumakla 4 sene okumak çok farklı. Yani benim sınıf arkadaşlarımdan iki tanesi statik profesörü oldu.
AÖ: Kimler?
KK: Müfit Yorulmaz, Nilüfer Ağat. Müfit zaten mühendislik tarafı çok daha iyi olan bir talebeydi, mimarlık tarafı su götürür, amiyane tabirle. Ama mühendislik tarafı fevkaladeydi.
AÖ: Ama olsun olsun, bizim mimarlıktan anlayan mühendislere çok ihtiyacımız var.
KK: Bence gene mesleğimi övmek gibi olmasın, bir mimarın mühendislik nosyonu olmalı, ona sıfat olarak verilmeli. Bu çok önemli. Neden? Övünmek gibi olmasın ama, ben bir kolonun ebatını ne vermişsem, proje bitinceye kadar öyledir o. Neden, ben mühendis olduğum için. Ama sizin mimar olarak ona vereceğiniz ebat otuza kırk yerine otuza yetmiş olursa o kolon ya bir kapıyı kapatır ya bir pencerenin aksını bozar veya bir dilatasyona denk gelir, amiyane tabirle kabaca böyle anlatayım Bence mimarın en az mesleğinin yarısı kadar mühendislik nosyonu muhakkak olmalıdır. Onun için de kalkmasına ben biraz üzüldüm. Bakın bu konuda iddialıyım.
AÖ: Uzmanlık meselesi maalesef bir sürü şeyi belki bazı konularda kolaylaştırdı ama bazı konularda da çok bozdu. Tıpta da mesela öyle doktorlar var ki artık ortopedistin bile bilekçisi var, dirsekçisi var, omuzcusu var ama bedenin bütünü içinde bunu değerlendiren adam kalmadı. Şimdi bizim mesleklerde de böyle.
HÖ: Kadri Bey siz mühendislik diyorsunuz, eskiden planlama hizmetini mimarlar yaparmış, o aradan çıktı: Şimdi iç mimarlar iç mekan tasarımı da yapamazsınız diyorlar. Bize soruyorlar “siz iç mimar mısınız, dış mimar mısınız” diye, konu böyle acayip bir boyuta geldi.
KK: Ne demek iç mimar dış mimar? Bir kere mimar mimardır, içi dışı yok o işin. O zaman niye kendinize iç mimar diyorsunuz, “dekoratör" deyin efendim. Çünkü dekoratör mevcut olan bir şeyi yapar, mimar yaratır. Bu iki farkı basite indirgemek, bizi biraz hafife almak. İyi ki genç değilim şu an.
AÖ: Ben size şu tarihi binalarla ilgili yaklaşımınızı sormak istiyorum. Ankara’yı çok önemsediniz, “çünkü burası Cumhuriyetin kurulduğu yer, o nedenle önemli” dediniz. Ama “ben ayrıca tarihi eserleri de önemsiyorum” dediniz. Mesela Ankara’nın o eski iki katlı üç katlı evlerinin olduğu sonradan iş hanlarına dönüştüğü hali. O dönemlerde aklınızda kalan yahu şu binaların da bazıları korunsaydı iyi olurdu, bunu da şu yapmıştı ne güzel olmuştu diye aklınızda kalan bir şey var mı?


KK: Tabii ki var.
AÖ: Neler var?
KK: Bina değil bütün bölge var. Bakın şimdi dördüncü kitabımda onu yazacağım. O binalardan aklımda kaldığı kadar, tabii binanın kendisini aynen çizmeme imkan yok, fakat ana fikir olarak ne olduğunun detayını çizeceğim. Bakın Hacettepe Mahallesi Ankara’nın orijinal bir müzesi idi, öyle kalmalıydı. Ankara’da yer mi yoktu da orayı yıktınız, iki tane dev sandık koydunuz, oraya hastane yaptınız. Buralar bomboş. Yani bu kadar ileriyi görememek beni şimdi daha çok üzüyor.
AÖ: Çocukluğunuz hep Ankara'da mı geçti?
KK: Neredeyse hep Ankara’da geçti. 1933’ten 39’a -ortaokul son sınıfa kadar- aşağı yukarı 5-6 senesi İzmit’te geçti, ama ben her yaz tatilinde Ankara’ya gelirdim. Anneannemin bağ evi vardı, iki-üç ay mis gibi tertemiz havada, çıplak ayak toprağa basardık. Bir yerde sağlığımızı ona borçluyum, şahsen öyle düşünüyorum. O zamanın gidiş gelişlerini, tren yolculuklarını kitabımda yazdım. Ankara'daki Sergi Evi dünyada sergi evi olarak yapılan ilklerden birisidir. 1948'de Ankara küçücük yer, daha nüfusu iki yüz bin bile değil. Sergi Evi yapılırken demek ki sergiye ihtiyacı var. Vardı çünkü ben hep Sergi Evi’nde sergilere giderdim, çok sık sergiler açılırdı. Resim sergileri olurdu. Harp yıllarında orada kuponlarla ekmek karnesi dağıttılar. Şeker deposu oldu Sergi Evi. Sonradan Ankara’da bir opera binasına ihtiyaç duyulduğu için, Sergi Evi buna müsait bina diye düşünülmüş ve tadilat projelerini Bonatz'a yaptırdılar. Ben olsam Ankara’da yer mi yok, var, yeni bir bina yaptırırdım daha da güzel olurdu. Öyle değil mi? Şu anda Opera Binası dışı depo tesiri yapan bir yapı, bir tek girişi bir şeyler var havası veriyor, ama içine giriyorsunuz, içi şahane. Öyle olacağına o eski bina kalsaydı, o binayı Ankara’nın başka bir yerinde merkezi pozisyona kavuşturacak o bölgeyi bir yapı olarak ele alsaydınız. Fakat bunu devlette düşünecek kafa lazım. Onun için bizde bu tip şeyler yapılamıyor.
AÖ: Ben şöyle düşündüm siz çocukluğunuzu tam 2. Dünya Savaşı’nın olduğu yıllarda geçirmişsiniz, dolayısıyla yokluğu, yoksulluğu iyi biliyorsunuz. Çok şaşırmıştım ben, mesela tam o yıllarda- 38’le 44 arasında- Türkiye’de bir sürü endüstri yapısı yapılmış, fabrikalar yapılmış. Her yerde hem de. Yani Cumhuriyet dünyada kıyamet koparken, onca yoksulluk içinde, o yıllarda ne yapmış etmiş böyle işler yapmaya çalışmış. Sergi Evi de aynı yıllara denk geliyor, aslında o da çok ilginç. Opera Binası 1948 yılında açılmış. Savaş bittikten sonra, binanın opera haline getirilmesi bir iki yıl sürmüş olsa, muhtemelen biraz fakr-ü zaruret zamanları. Burada, bir zaman sonra bunun operaya dönüştürülmesinde başka bir ufuk var, değil mi?
KK: Şüphesiz öyle. Belki hataya düştüğümüz nokta bu oluyor. Zannediyoruz ki bugünkü imkanlar var, hayır. Balin Oteli yaparken çakıl taşı bulamıyordum ben, beton yoktu, çimento yoktu, demir yoktu. Demir için hurdaları topluyorlar inşaat demiri yapıyorlardı. İlk defa Ankara’da yeniden çekme demir fabrikaları kuruldu. Kaldı ki normal fabrikadan çıkma demirle sonradan eritilip yeniden dökülen demirin mukavemeti farklıdır. Onun için bazı açık gözler hala daha yapıyorlar bunları. Asıl demir mesela bir liraysa, uyduruk demirlerden eritilip yeniden yapılan demir elli kuruştur. Çünkü öbürünün daha mukavemeti yüksektir. Bunu kimse bilmez. Hala bunu yapıyorlar. Biz bunları yaşadık tabii maalesef.
HÖ: Siz inşaat yaptınız mı?
KK: Yaptım. Tabii. Onu söylüyorum ya benim söylemek istediğim o, ben projesini çizip inşa eden nadir mimarlardan birisiyim yani bu benim bir şansım.
AÖ: Sizden başka kimler vardı böyle yapan?
KK: Valla Ankara’da pek yoktu gibi geliyor bana. Hep müteahhitler yapıyordu.
MS: Aslında sizin bu yöntemi biz İzmir’de çok yaygın, İzmirli mimarlar bu şekilde çalışıyorlar.
AÖ: Ama daha sonraki yıllarda, o yıllarda yine azdır. Macar ustalar varmış, siz çalıştınız mı onlarla?
KK: Tabii ki. Ben Macar ustalarla, İtalyan usta değil ama müşavirlerle çalıştım. Ridelli diye, Balin Otel’de. Ben çok şey öğrendim ondan. Otel fonksiyonlarını öğrendim. Onunla oturup bir şeyler çizdik.
AÖ: Peki onlar burada mı yaşıyorlardı yoksa bu iş için mi gelmişlerdi?
KK: Hayır Türkiye’ye gelmişlerdi. Bakın ben kendimi şöyle de şanslı hissediyorum, otelin halısının rengini tespit etmek için halıcıda bir araya geldim, halısına kadar seçtik Balin Otel’in. Yani bu çok güzel bir şey, çok güzel bir şey.
HÖ: Ne demek istediğinizi biliyorum çünkü on yıl ben de böyle çalıştım Kapadokya’da.
KK: Evet, onun için bu bir mimar için büyük şans, o da benim şansım diye düşünüyorum.
AÖ: Kadri Bey son yaptığınız iş hangisi oldu?
KK: Son yaptığım inşaat, valla hangisi onu pek hatırlayamıyorum ama, son yaptığım inşaat, çok sonraysa hatırlamam.
HÖ: Bakalım şöyle bir neler yapmışsınız son yıllarda.
MS: Atakule’nin karşısında yaptığınız bir apartman var.
KK: Şöyle söyleyeyim, Atakule’nin tam karşısında ikinci bir sokak vardır, orada üç tane apartmanım var.
AÖ: Afganistan Büyükelçiliği var tam köşede.
KK: O değil, onun iki altındaki ben yaptım. Bir üstündeki Afganistan’ın bitişiğindeki apartmanı da ben yaptım. Adını bilmiyorum şimdi. Orda benim dört beş tane apartmanım olacak.
HÖ: Mimarlık eğitimi ile uğraştığnızı biliyoruz. O dönem nasıldı?
KK: Benim özel okulların kuruluşunun başından itibaren on sene sürem çalışma dönemim oldu. Ali Demirel Yükseliş diye bir lise açtı, oraya lisenin devam olarak özel okul statüsünde Mimarlık Mühendislik Okulu açtı. Ankara’da tanınmış bir müteahhit daha var, o da Zafer Mühendislik Okulu'nu açtı, Vedat da orada hocalık yaptı. Ali Demirel’in yanında çalışan, sınıf arkadaşım da olan Konyalı, Hulusi Güngör “Kadri böyle bir okul açıldı, hocaya ihtiyacımız var gelir misin” dedi. “Gelirim” dedim. İhtilal nedeniyle benim işler biraz da hafiflemişti. Sınıfa bir gittim iki yüz kişi, tam iki yüz kişi. Bir de bunun akşamı var dediler o da iki yüz kişi. Bakın bu olacak şey değil valla, oldu. Orada biz 5-6 arkadaş sınıfı gruplara böldük, şu gruba sen şu gruba ben diye. Benim hocalık böyle başladı.
AÖ: Kaç sene sürdü?
KK: 10 sene sürdü. Evvela çizim, mimari yazı, sonra yavaş yavaş ufak projelerle başladı. Sonra “ders adeti artıyor, bina bilgisi var, bunu anlat” dediler ki . Anlatayım dedim. Bina bilgisi dersi verdim. Bu arada gelen hocalardan birisi de Selahattin Çakal, belki duydunuz.
HÖ: Evet, bizim dönemimizde temel tasarım dersi veriyordu.
KK: Benden rica etti, “Kadri’cim şu kitabı ver” dedi, kitabımı verdim, o da benim kitaptan İstanbul’daki talebelerine ders anlattı. Fakat baktım ki, hocalık çok güzel bir şey, ama benim anladığım manada hocaya değer vermiyorlar. Ben biraz fazla hassas mıyım bilemiyorum, kendime de kızıyorum bazen. “Senin işin mi, bu böyle gelmiş böyle gidiyor” diyorum. Buna da üzülüyorum ayrıca, o ayrı hikaye. 70'lerin başında dediler ki “artık özel okullar devletleşecek, resmi hoca olur musun”. Düşündüm, ben serbest çalışıyorum, resmi hoca olursam mesleğimi icra edemeyeceğim, bana biraz ters geldi. Ben “kusura bakmayın hoca olamam” dedim, on sene sonra bıraktım. İyi ki de bırakmışım.
AÖ: Derler ya nesli tükenmiş mimarlardansınız diye.
KK: Valla biraz öyle oldu.
MS: Hiç iz bırakan öğrenciniz oldu mu?
KK: Valla öğrencilerden çoğunu tabii şimdi unuttum. Reha Benderlioğlu vardı. Çok iyi bir mimardır, aynı zamanda ressamdır. Hala irtibat kurarız, telefonlaşırız. İyi bir talebedir o. Bende iz bırakanlardan bir tanesi Reha’dır.
MS: Okulunuzda sizler seçme öğrencilerindenmişsiniz, hiç bahsetmiyorsunuz ama hocalar genellikle kritiklere sizle başlarlarmış, Vedat Bey öyle anlatıyor. Yani hoca derse geldiğinde, atölyede arkada bulunan grup sizmişsiniz, hoca en önce sizin oraya gelirmiş “şu çocuklara bir bakayım ondan sonra size bakarım” dermiş.
KK: Biraz öyleydi galiba. Öyleydi çünkü ben üç tane hocama müsabaka projelerinde hep yardım ederdim yani çizdim projelerini, ki bunu her talebe yapmaz. Enver Tokay hocaya yaptım, Mukbil Gökdoğan’a yaptım, Nezih Eldem’e yaptım. Bunlar titiz hocalardı. Bunların projelerini çizdim demek “projesini bana emanet etti” demektir. Bu benim için de büyük mutluluk. Ben bunları yaşadım çok şükür.
HÖ: Reha Ortaçlı’yı tanıyor musunuz? Ankara Tenis Kulübü’nün mimarıydı. Bir hafta önce yıktılar. O yüzden aklıma geldi tanışır mıydınız diye.
KK: Reha tabii. Reha bazı müsabakalarda beraber olduk galiba, ama Reha Akademidedir. Benden de bir iki yaş büyüktür. İyi bir mimardı ama. Tenis Kulübü’ne yazık olmuş. Sağ mı bilmiyorum.
HÖ: Hayır, sağ değil.
AÖ: Ben size çok tipik bir şey sorayım. Bu Akademililik ve İTÜ’lülük tatlı çekişmesi olan bir durummuş. Ankara’da da var mıydı böyle bir ortam?
KK: Vardı maalesef. Şimdi ben şöyle söylemek istiyorum, ben biraz insanları barıştırıcı bir tavra sahip bir kişiyim. Ben kimseye darılmam, kimseyi kırmak istemem, herkesle iyi geçinirim. Öyle arkadaşlarım vardı ki vardı, hiç kimseyle geçinemez fakat elbiselik kumaş almaya benle gider, ben seçerim onun kumaşını. Böyle de arkadaşlarım vardı. Barışı seven, arabulucu bir insan olduğum için benim hem Akademili samimi candan arkadaşlarım oldu hem de malum Teknik Üniversiteli. Beni de kimse ayırmazdı. Sen Teknik Üniversiteli, biz Akademiliyiz demezlerdi. Sağ olsunlar beni severlerdi. Benim böyle bir ayrım şansım yok. Ben herkesle iyi geçinirdim.
AÖ: O zaman siz bu Akademi’nin balolarına da katıldınız mı burada?
KK: Hepsine katıldım. Akademililerin çaylarının, balolarının afişlerini ben çizerdim. Para almazdım bana bilet verirlerdi. O zaman öyle 4 lira 5 lira 7 lira iyi para, çok iyi para. Onun için hemen hemen ben bütün Akademililerin, tıplıların çaylarına böyle afiş yapıp giderdim.
AÖ: Çok güzel. Nasıl olurdu onlar?
KK: Valla çok güzel olurdu. Bir defa bizim zamanımızın talebeleri çok nezih olurdu. Şimdi çay diye bir şey yok galiba, yani bir toplantı falan yok. O zamanın Türkiye’sinde Taksim Belediye Gazinosu gençlere açılan yegane kapı adeta. Dans bilen kişiler bile Taksim Belediyesi Gazinosu’na giderken heyecanlanırdı. Biz de öyleydik. Ben üniversitedeyken çok kişiye dans öğrettim. Özel dans ayakkabısı yaptırdım, hala da durur o dans ayakkabısı.
AÖ: Vedat Dalokay’a siz mi öğrettiniz yoksa?
KK: Vedat’la ben bizim yatılı arkadaşlarımızdan en az 50-100 kişiye dans öğrettik. İnşaat, makina, elektrik talebeleri dahil.
AÖ: Siz nereden biliyordunuz?
KK: Valla ben lisedeyken gene talebelerimize arkadaşlara dans öğretirdik. Atatürk Lisesi’nin Konferans salonu vardı, hala vardır. Türkiye’de nadirdi o zaman konferans salonu. Biz öğle tatillerinde harp dönemi olduğu için evimizden haşlanmış patates getirirdik ekmek yok, çeyrek ekmeği akşam yiyeceğiz. Annemiz bize patates haşlardı, herkes öyle ama, o patatesi yerdik. Atatürk Lisesi’nin sahnesinde dans öğretirdik arkadaşlara. Onlardan birisi de bendim.
HÖ: Eser Sitesi'ni siz yapmışsınız, Bahçelievler’de kooperatif. Onun da inşaatını yaptınız mı?
KK: Onun sadece projelerini yaptık. Tabii kontrolünü de yaptık. Orada da gene Balin Otel’dir bizim referansımız. Çok da iyi oldu tabii. O zaman Ankara’nın hatta Türkiye’nin diyebilirim, en büyük kooperatiflerinden birisiydi. Hala duruyor işte yalnız değişiklik yapıyorlar mı bilemiyorum, ama yıkacaklar yerine bir şeyler yapacaklar diye bir şeyler duyuyoruz. Türkiye burası.
AÖ: Maalesef öyle. Biliyorsunuz deprem oldu, Türkiye’nin neredeyse üçte biri yıkılmış durumda.
KK: Tabii bu deprem çok üzücü ve biz hala televizyonlarda “bina nasıl yapılır”ı konuşuyoruz. Bu bizim için utanç verici bir şey. Hala biz bunu öğrenemiş ve bunun münakaşasını yapıyorsak bize çok ayıp.
AÖ: Fakat bu şimdi artık dönüm noktası olacak. Ben size son bir şey sormak istiyorum. Bu darbe olduğu sırada dediniz ya 360.000 liralık bir sözleşme imzalamıştık diye, o neyin sözleşmesiydi, neydi, ne yapacaktınız da yapamadınız?
KK: Toplu konut projesiydi. Devletin proje müsabakaları oluyor orada çağırılmayla olmaz, ama bu davetliydi. Ve biz resmen imzalayacaktık, o işin sahibi olacaktık. O olmadı, o bizim hayat akışımızı değiştirdi. Belki, belki değil yüzde yüz çok farklı bir mimar olurduk diye düşünüyorum. Tabi imkan olunca farklılık olur. Yalnız ihtilal olmasaydı ben Arkeoloji Müzesi’nin tanzimini yapamazdım. O da vesile oldu bana. Ankara Arkeoloji Müzesi’ni biliyorsunuz gezdiniz mi?
AÖ: Tabii, Türkiye’nin en güzel müzelerinden biridir.
KK: Türkiye’nin ilk gezerken müzik yayını yapan müze olduğunu biliyor musunuz? Onu ben yaptım işte.
AÖ: Bilmiyordum çok mutlu oldum.
KK: Fakat her zaman müziği açmıyorlar, çok yanlış.
AÖ: Ama onun sergileme düzeni, gezi düzeni de çok etkileyicidir.
KK: Oradaki çoğu şeye ben el attım. Çoğunu sonra değiştirmişler ama bir tanesi var onu değiştirme şansları yok. Girince sağ tarafta insanlığın ilk odası diye bir yer var. Biliyor musunuz, hatırlayın. Sağ tarafta. Onun her şeyini ben yaptım. Yeniden yaptım yani arkeologlardan öğrendiğim kadarı ile. Bu arada Gordion Müzesi’ni de ben yaptım. Ama yeni öğrendim bir iki gün evvel öğrendim, Gordion Müzesi’ni benim yaptığım müzeyi yıkmışlar. O da yanlış.
HÖ: Gordion Müzesi’nin projesini siz mi yapmıştınız?
KK: Ben yaptım evet. Projesini ve inşaatını da yaptım. Emaneten yaptım yani müteahhit olarak değil, part-time müzede çalıştım. Emaneten yaptım işçisini ustasını ben götürdüm, şurayı şöyle yap burayı böyle yap, bir nevi müteahhitliğini de ben yaptım, müteahhit olarak değil ama. Bir nevi müzenin elemanı olarak yaptım.
HÖ: Kaç yılıydı?
KK: Galiba 60’lı yılların sonu, yani tam hatırlayamıyorum.

MS: Kadri Bey arşiviniz var mı?
KK: Maalesef yok. Yani bir iki kişiye resim istediler yazı yazdılar Ankara’yla ilgili,
Onlara konusuyla ilgili resimler hazırladım verdim. Ama bir arşivim yok. Bu tarihten sonra da çok zor, tek başıma oluşum dolayısıyla da biraz zor yapıyorum.
AÖ: Biriktirdiğiniz projeleriniz var mı? Fotoğraflarınız, projeleriniz. Yani yanınızda bir yardımcınız, asistanınız olsa onu derleyebileceğiniz bir biriktirilmiş bir şey var mı?
KK: Valla o manada yok. Tabii o zaman hep ozalit çekildiği için yok. Ama işte yazdığım kitaplarda bazılarını aktarmaya çalıştım.
DİĞER SÖYLEŞİLER
TÜM SÖYLEŞİLERİ GÖR →
Olağanın Peşinde Olağandışı bir Mimar: Nevzat Sayın

Yiğit Gülöksüz: “Deprem sonrası yeniden yapılanmada yerel katılım çok önemli...”

