Olağanın Peşinde Olağandışı bir Mimar: Nevzat Sayın

47 yıldır aktif olarak mimarlık üretimi içinde olan Nevzat Sayın, Türk Serbest Mimarlar Derneği (TürkSMD) tarafından iki yılda bir verilen Mimarlık Ödülleri’nin 15. Döneminde, Büyük Ödülü’ne değer görüldü. Enis Öncüoğlu, Kerem Erginoğlu, Orçun Ersan, Tülin Hadi, Metin Kılıç, Özcan Uygur, Kerem Yazgan ve Tülin Çetin’den oluşan seçici kurul, Nevzat Sayın’ı tüm meslek yaşamı boyunca: Geçmişten ileriye akan zamanda bilginin sürekliliğine verdiği önem, ait olduğu ve kendisini ait hissettiği coğrafyada, bu süreklilik içinde üzerinde çalıştığı her tasarım konusunu yeni bir araştırma haline getirerek, geçmişten gelen bilgiye yaptığı kendi çağına ait, kendine özgü eklemeler, olağanüstü olanı aramadan yarattığı kendine has bir mimarlık, mesleğinin farklı kuşakları ile kurduğu diyalog ve üretimlerine dair taşıdığı merak ile yarattığı yeni düşünme ve paylaşım ortamları, sadece yapı üretimi ile sınırlı kalmayıp uğraşları arasına kattığı mimarlık eğitimi, basın yayın, bu sayede mimar adaylarına, ilgi duyanlara mimarlık ve mimara dair süzülüp berraklaşmış bilgiyi aktarması, mimarlığın dışında kalan sanat ve düşünce alanları ile sürekli bir ilişki geliştirerek bu alanlara dair gerçekleştirdiği üretimler nedeniyle TSMD Büyük Ödülü’ne layık gördü.

Nevzat Sayın’ın yaşamı boyunca mimarlık merkezli üretimini taçlandıran bu ödül vesilesiyle bir söyleşi yapmak üzere kendisiyle neredeyse özdeşleşen semtte, 1982’den beri yaşadığı Kuzguncuk’ta, ofisinde buluştuk. Her zamanki enerjisi, açık sözlülüğü, merakı ve neşesiyle beni karşıladı. Kendi ideallerinin peşinde genç yaşta koşmayı öğrenmiş, hayatın kendisini bir tasarım problemi olarak ele alan, yaşsız, meraklı ve entelektüel bir mimarlık emekçisi olan Nevzat Sayın’dan, yaşamından ve mesleki serüveninden ben kendi adıma çok şey öğrendim.
BANU UÇAK: Bu söyleşi için oldukça heyecanlandığımı söylemeliyim. Seninle her buluşmada birçok cevap almakla birlikte, kafamda yeni soru işaretleri oluşuyor. Kendimi yeni kavramları tartışırken, eskileri sorgularken buluyorum. Hızlı bir giriş yapmak istiyorum. Öncelikle Türk Serbest Mimarlar Derneği’nin Büyük Ödülü ve ödülün verilme gerekçelerine ilişkin görüşlerini sormak isterim.
NEVZAT SAYIN: Açıkçası gerekçeli raporu ilk kez şimdi senden duydum ve çok mutlu oldum. Ödül gecesi okunduğunu söyledin, ama çok içmiş olmalıyım ki hatırlamıyorum. Mutlu oldum çünkü ne eksik ne fazla. Bu kadar iyi özetlenebilirdi. Özellikle “Olağanüstü olanı aramadan yarattığı kendine has bir mimarlık” ifadesi beni çok sevindirdi. Aslında bu benim olduğum yerden bakıldığında olağan bir durum, ancak senin de dediğin gibi çok sık rastlanır bir şey de değil. Bunun bulunup çıkarılabilmiş ve TürkSMD'nin yönetimi gibi belirli bir noktada duran insanlar tarafından fark edilmiş ve bu açıklıkta dile getirilmiş olması bence şahane bir şey. İtiraf edeyim ki çok duygulandım.
BU: 1974 yılında Ege Üniversitesi’nde mimarlık eğitimine başladın. YÖK kurulmadan, henüz okulların müfredatları türdeş hale gelmeden, mimarlık okullarının kendilerine ait ekollerinin olduğu dönemde, İzmir’de, periferi sayılabilecek bir şehirde mimarlık eğitimi almaya başladın. Bugünden bakıldığında ODTÜ, İTÜ ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin, İstanbul ve Ankara üzerinden ağırlıklı şekillendirdiği mimarlık ortamından uzakta, İzmir’de mimarlık eğitimi nasıldı? Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kendine ait bir ekolü var mıydı?

NS: Ne yazık ki yoktu ama kendi omurgası olmayan bazı okullar gibi, birlikte çalıştığımız hocalar üzerinden, her ekolü deneyimleyebilmeye imkân veren bir ortamı da vardı. Mesela, ODTÜ'den gelen hocalar ODTÜ geleneğine paralel, temel tasarım konularına ağırlık veren, soyut, kuramsal yönü ağırlıklı bir tavırdaydılar. Mimar Sinan mezunu hocalar, Güzel Sanatlar Akademisi’nden gelen refleksle daha artizanal bir yaklaşım benimsemişlerdi. Serbest elle yapılan çizimlere önem verirlerdi; daha çok geleneksel yapılar üzerinde dururlardı. İTÜ'den gelen hocalar daha yapısal meselelerle haşır neşirdiler. Ve bizden de bunu isterlerdi. İtiraf edeyim ki bugün geriye baktığımda okulu o dönem algıladığımdan çok daha iyi buluyorum. Göstergebilim terimini ve Roland Barthes’ın adını ilk defa yüksek lisansta, hocam Mutlu Başakman'dan duymuştum. Christopher Alexander'ın “Delikli Duvar” tezini ve Modulor’u Ahmet Eyüce anlatmıştı. Prefabrik elemanlarla konvansiyonel yapı elemanları arasındaki farkın neye dayalı olduğunu, yapıda teknolojinin ve tekniğin ne demek olduğunu Necati Şen’den öğrenmiştim. Geleneksel yapılara nasıl bakmam gerektiğini Yüksel Ceztırnak göstermişti.

Okula homurdanarak gidiyordum, kendimi istemeden bu okulda bulmuştum. Oysa ODTÜ'ye gitmek istiyordum, lise sonda sınava girdim ve ODTÜ'yü kazandım ama ne yazık ki liseyi bitiremediğim için ODTÜ'ye gidemedim. Liseyi bitiremememin nedeni de tuhaftır; lisede okulun yüzme takımının kaptanıydım. Yani bütün politik hareketliliğime rağmen yüzmeden de vazgeçmemiştim. Liselerarası Yüzme Şampiyonası ile matematik sınavı aynı güne geldi. Hiç unutmuyorum, coğrafya dersindeydik. Kapı açıldı. İçeriye müdür “Ayı Kemal” girdi. Elindeki zarfta ODTÜ'yü kazandığıma dair kâğıt vardı. O zaman lise sınavını bitirmeden üniversite sınavlarına girilirdi, sonuçlar da lise mezuniyetinden önce gelirdi. Matematik hocası da olan müdür, “Matematik sınavı ile Türkiye Şampiyonası aynı gün, matematik sınavına girmeyip şampiyonaya gidersen sana tek ders hakkını tanıman ve kalırsın.” dedi. DEV-LİS’teyiz, yanımıza yaklaşamıyor, dilimiz pabuç gibi. Ben de “Ödülü alıp cebime mi koyacağım, okula getireceğim, canınız nasıl isterse öyle yapın.” yarışa gideceğim ve birinci olacağım dedim. Gerçekten de yarışa gittim, birinci oldum, şampiyonluğu da okula getirdim. Ve müdür de söylediğini yaptı, matematikten kaldım ve bana tek ders hakkı tanınmadı. Araya kimler girmedi, fakat karar değişmedi. Ben de bu nedenle kazandığım halde ODTÜ’ye gidemedim. Ertesi sene de kazanamadım…Bu yüzden son derece isteksiz başlamıştım.
İzmir Atatürk Lisesi’ndenim. Neo-klasik bir yapının cephesindeki iyonik kolonların arasından okula giriyorsun, İyonyadasın ama kimse sana İyonya’dan bahsetmiyor. Hadi, liseyi öyle atlattık, üniversiteye geldik. Kimse Ege Bölgesi'nin İyonik geleneğinden, Karya’dan söz etmiyor. İzmir’deyiz ama azınlıklardan, Yahudilerden, Rumlardan ve Levantenlerden de kimse söz etmiyor. Kendileri de söz etmiyordu. Ben böyle tuhaf bir ortamda, sanki hayat 1923'te başlamış ve ondan önce de dünya gaz ve toz bulutuymuş gibi bir ortamın içinde mimarlık eğitimi alıyorum. Benim kendi bulunduğum coğrafyaya ilgim Cevat Şakir'in kitaplarını okuyarak başladı. Yanılmıyorsam, ilk okuduğum kitabı Aganta Burina Burinata'ydı. Sosyalizm üzerinden modern düşünceyi benimseyince, okuldaki mimarlık eğitimi de tamamen modernist bir eğitim olunca sen de bunların doğal uzantısı olarak modern oluyorsun ve didaktik bir biçimde gelenekle bir işin olmadığını düşünüyorsun. Oysa Cevat Şakir'i okuyunca bulunduğum coğrafyanın geriye doğru zengin bir tarihi olduğunu fark ettim. Ben bu ikisinin arasında gidip gelerek geçmişi tahmin ettiğimden çok daha fazla merak etmeye başladım. Tarih ve daha da çok coğrafya meraklısı oldum.
BU: Aslında coğrafya ve geleneğe ilişkin tavrının senin karakterinde ve mimarlığında bu kadar merkezi bir konumda olmasını biraz da bu kavramları kendi kendine keşfetmene, genç yaşında bu keşfi sahiplenmene bağlıyorum. Sen de dersin?
NS: Hiç böyle düşünmemiştim. Belki dediğin gibi, coğrafyanın birinin bana anlattığı bir şey değil de benim bulup çıkardığım bir şey olması bu kadar sahiplenmeme ve vazgeçilmez bir bilgi haline dönüştürmeme yol açtı. Tek neden değilse de çok etkin bir neden olabilir. Belki de bütün bilgiler böyle edinildiğinde daha güçlüdür. İtiraf edeyim ki, solculuğumun da bana çok büyük bir katkısı oldu. İçinde olduğum hayat hakkında çeşitli mızıldanmalarım vardı hep. Benim gibi düşünen başkaları da vardı. O zaman bir araya gelebilir, konuşabilir ve daha iyi bir gelecek fikri oluşturabilirdik. Bu gelecek tahayyülünü Turgut Cansever'in deyimiyle gelecek tasavvuruna dönüştürme çabası bence bir insanın tasarlayıp, tasarlayabileceği en sıkı problem olabilir. Cemal Kafadar’ın kitabının başlığında sorduğu soru aklıma geliyor; “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken?” Ya da biz kimin topraklarında oturuyoruz? O zaman Priene, Milet, Didim, Herakleia çok daha enteresan bir bilgi üretmeye başlıyor. Fakat şunu hatırlıyorum; kendi örgütümden arkadaşlarıma bile bunları açıklıkla söyleyemezdim. Bu düşüncelerimi paylaştığımda “Bırak şimdi bunlarla uğraşmayı, devrimci bir adamın bunlarla uğraşacak zamanı mı var?” dedikleri için onlara yalan söyleyip Efes'e gidiyordum.
BU: Devrimci bir genç olmanın, büyük hayaller kurabilmenin, örgütlü bir faaliyet içinde, kendinden daha büyük bir dünyayı düşleyebilmenin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Genç yaşta edindiğin bu deneyim belli ki mimarlıkta da çok işe yaramış. Çok genç yaşta, 1976’da okulun ikinci sınıfında bir ofis düzeni kurdun. Bu süreç nasıl gelişti?


NS: Mimarlık eğitimi için bu okula gitsem mi yoksa bir daha sınava girip başka bir okul ihtimali üretsem mi ya da o sıralarda beliren bir imkanla Almanya'da mı okusam gibi düşüncelerle boğuşup, politik eylemlerin birinden diğerine koşarken her yere geç kaldığım gibi mimarlık fakültesine de 15 gün kadar geç başladım. Herkes stüdyolarına girmişti. Bir öğle vaktiydi, hiç unutmuyorum, stüdyoya girdim ve teknik resim ya da temel tasarım dersi olmalı; çizimler var masanın üzerinde, bütün stüdyoyu gezdim. Okuldaki ilk günüm. Herkes yemek paydosunda; stüdyoda kimse yok. Tek tek sıraları gezdim, paftalara baktım, hepsiyle başa çıkabileceğini düşündüm. Yani burada benden daha iyi biri yok dedim, ama masalardan birinin önünde çakıldım kaldım. Bu kim acaba, hayatta bunu çizemem diye düşündüm. O, Serhat Akbay’dı. Sonra öğrenciler geldi, tanıştık ve okula bir ucundan başladım. Tabii hemen gidip Serhat'la arkadaş oldum. Serhat'la arkadaş olunca onların o 15 günlük süre içindeki tanışıklıklarının uzantılarına da ulaşmış oldum. İşte Sedat, Ahmet, Ali hayatıma o vesileyle girdi. Sol sempatizan olsalar da hiçbiri politik konularda aktif değildi. Ahmet Özerk çok iyi bir grafik tasarımcıydı, mimarlık öğrencisiydi ama, büyüktü bizden. Profesyonel bir grafik stüdyosu vardı, mesela Can Tereyağları’nın etiketi onundu. Dyo'nun birçok işini yapmıştı. Stüdyosunun tam zamanlı bir çalışanı bile vardı.
Sedat Dilek İzmir'in çok ünlü bir iç mimarı ve bizim de ince yapı hocamız Fikret Tan'ın atölyesinde çalışıyordu ve metal, kil, gaz beton gibi elemanları kullanarak rölyefler ve dekoratif duvarlar yapıyordu. Serhat Akbay sıkı bir ressamdı. Ali Özkol içimizde hiç bu taraklarda bezi olmayan biri, bir kırtasiyeci tüccarın oğluydu ve hesap kitap işleri ondan sorulurdu. Kendi aramızda konuşurken, bir yer tutalım dedik, stüdyo gibi kullanalım. Hepimizin elinden bir şey geliyor; kirasını çıkarırız. Kendimize ait bir ofis, stüdyo adına ne diyeceksek bir yerimiz oldu ve bir süre sonra sadece biz değil, öğrenciler, hocalar, asistanlar da bize gelmeye başladı. Bu arada ben DEV GENÇ’ten Türkiye İşçi Partisi'ne geçmiştim. Bir yandan da gece sabaha kadar afişlemeye çıkıp TİP’te işçi kültüre gidip konular anlatıyorum. Bütün bunların yanı sıra, liseden beri uğraştığım bir konu olan fotoğrafa iyice merak sardım ve fotoğraf satmaya başladım. Sonra bir teklif geldi; İzmir’in ünlü pastanesi Bonjour’un kafeteryası için. Bonjour altı metreye üç metre gibi bir duvar panosu sipariş etti. Marmaris'e gittim, okaliptüslü yolu çektim ve fotoğrafı o boyutlara büyüttüm. Böyle tuhaf şeyler yapmaya başladık. Denizli Apre Fabrikası’nın teknik müdürü evinin dekorasyonunu istedi bizden ve öyle başladı her şey. Uşak’ta bir iş hanının “iç/dış dekorasyon” projelerini yaptık. Bir zaman sonra döşeme atölyesi, metal atölyesi, ahşap atölyesi dahil yaklaşık otuz çalışanı olan bir yer olduk. Eğlenceli, keyifli zamanlardı. Bu arada da okulun en iyi öğrencileriyiz, projelerimiz dillere destan. Hiçbir şeyi es geçmiyoruz. Deliler gibi çalışıyorduk, zaman neye nasıl yetiyordu bilmiyorum. Bir süre sonra bir arabamız, bir şoförümüz oldu.
BU: Tüm bunlar olurken herhalde sen 20-21 yaşındaydın.


NS: Evet ve böyle başlamış oldum mimarlığa. Tüm bunlara rağmen sonrasında hiçbir zaman profesyonelce mimarlık yapmayı düşünmemiştim. Yapmayı öğrenmek güzeldi ama oyun gibiydi ve ben akademisyen olma hayali kuruyordum.
BU: Bu hayal de biraz sol düşünce ile, teori ile ilgili olabilir mi? 20 yaşında birinin epeyce felsefe, tarih, siyaset konusunda okuyup yazdığını, bunu başka insanlara anlatmak için çalıştığını düşünecek olursak, hayatın bir tür ideoloji ve entelektüel üretimle devamı konusunda istek duyması anlaşılabilir geliyor bana.
NS: Sanırım böyleydi benim için. Seçtiğim yüksek lisans konusuna bak; sosyal konut…Saint Simon'un tezlerinden yola çıkarak, Marxist bir düşünce doğrultusunda sınırlı kazanımı olan insanlar için gerçek anlamda sosyal konutlar yapmak mümkün mü sorusuna cevap arıyordum... Henüz o zaman Viyana’daki Karl Marx Hoff’un adını bile duymamıştım ama ortak kütüphanesi, ortak yemek salonları, ortak kullanım alanları olan, olabildiğince küçük tutulmuş özel mekânlarıyla birlikte ortak güzel komünal bir hayat için bir arada olunabilen mekanların ortak özellikleri neydi ve yeniden üretilebilir miydi bu mekânlar? Buydu benim konum.
BU: Bir yandan da yüksek lisans sırasında çalışmaya arkadaşlarınla kurduğun bu ofiste devam ettin. Yani genç yaşta aile ile maddi bağlarını koparmıştın.
NS: Aile ile maddi bağım aslında çok önce, lise 2'de kopmuştu. El becerileri olan bir çocuktum. Babamın memuriyeti nedeniyle ortaokulun 2. sınıf yazından itibaren her yaz üç, üç buçuk ay Bodrum’da kalırdık. Kendi kendime çeşitli şeyler yapıyordum. Nal çivisini keşfetmiştim. Enteresan bir alaşımdır. Çok yumuşaktır karga burunla onu eğip bükerek ötekilere geçirip bir şeyler yapıyorum. Bir kolye yapmıştım kendime ve boynumda nal gibi kocaman bir kolye ile geziyordum. Kıyıda oturmuş, bunları yapmakla uğraşırken bir İngiliz turist geldi ve bu kolyeden bana da yapar mısın diye sordu. Yaparım dedim. Fiyatını sorduğunda bir dil sürçmesiyle o gün için oldukça yüksek sayılabilecek bir fiyat söyledim. Tamam dedi, akşam Han Restoran’da yemekteyiz, saat on ikiye kadar getirebilirsin. Yarın gidiyorum ama paranı getirirsen orada ödeyeceğim. Gittim. Fiyakalı bir yerdi; o yapıyı ve mekânı hiç unutmadım. Ve ilk fırsatta da Bodrum'da yaptığım Colossus Otel ile Han Restoran’ın etkisini taşıyan bir yapı inşa etme şansım oldu. Büyük bir masada oturuyorlardı, beni gördü ve elini kaldırdı. Gittim yanına, deriden bir kese yapmıştım. Kolyeyi keseden çıkardı, beğenisini belirten abartılı bir tezahürat yaptı ve masadakilere gösterdi. Ben masadan 8 siparişle ayrıldım. Hatta içlerinden bir tanesi benimkini önce yap diyerek parasını o sırada ödedi ve ben kendi paramı kazanmaya böylelikle başladım. Evle parasal bir bağım kalmadı.


BU: Müthiş. Okul bitiyor ve yüksek lisanstan sonra hepimizin yakından bildiği Bektaş’ın ofisinde geçen dört yıllık dönem başlıyor. Usta çırak ilişkisi çift taraflı bir ilişki. Biz bunu hep tek taraflı konuşuyoruz. Aslında bir şeyi öğretebildiğin, sürece gerçekten biliyorsun bana sorarsan. Bu dönemi biraz anlatır mısın?
NS: İzmir'deki ofis devam ederken, yüksek lisansın sonuna doğru, akademik olmaktan daha çok yapı yapmak istediğimi fark ettim. O güne kadar da böyle bir donanımım olmadığı için kendime bir “usta” bulmaya ve okul kadar bir zamanı, dört yılı bir şey beklemeden, para kazanmadan, ikinci öğrencilik, bir tür yüksek lisans gibi değerlendirmeye karar verdim. Yüksek lisansa başlamadan, üniversite son sınıfta, bu akademik hayal sürerken, proletarya devriminin önce İngiltere'de olacağını tahmin eden Marx’ın da etkisiyle, İngiltere'ye gitmiştim. Sanayi Devrimi ve işçi sınıfının izlerinden Bristol, Liverpool, Manchester, Londra’da dolanarak kendime bir yüksek lisans programı bulmaya çalıştım. Bristol’da bir dil okuluna girdim. Orada oldukça keyifli bir hayat kurmaya başlamıştım, ancak sınavlarımı vermem gerekiyordu. Döndüm. Döndükten sonra da çok buralı bir adam olduğumu fark ettim. Yani çok iyi koşullarım da olsa, sokağa çıktığım zaman nereye çıkıyorum, kimlerle itişip kakışıyorum gibi gündelik ayrıntıların benim için önemli bir şey olduğunu ve bir yabancı gibi yaşamayı sevmediğimi fark ettim. Sonuçta döndüm ve yüksek lisansa başladım. Yüksek lisansın sonuna doğru da usta arama meselesi için kendime hedefler koydum. Cengiz Bektaş, Tekeli-Sisa, Sedad Hakkı Eldem, Behruz Çinici ve Turgut Cansever. Beş tane ofisin en solcu daha doğrusu da tek solcusu olanı Bektaş olduğu için de Bektaş birinci sırada duruyordu. Bu arada Bektaş’ın İstanbul, Ankara ve İzmir’de, üç ofisi var. İzmir ofisinde de bir arkadaşım çalışıyordu, o arkadaşımın yardımıyla, Bektaş'ın Edirne evleriyle ilgili yaptığı bir saha çalışmasına katıldım. Onlarla birkaç gün Edirne’de kaldım. Ve inanamadım böyle bir çalışma olabileceğine, büyülendim resmen. Sonra bir sepet gibi oturmaktan sıkıldığım için Bektaş’a ben de sizi nasıl gördüğümü anlatabilir miyim dedim. Bu Bektaş'ın çok hoşuna gitti. Bana, İzmir'e gitmek zorunda değilsen İstanbul'a gelir misin diye sordu ve İstanbul'a geldik. Öyle bir saatte geldik ki tam bir akşam yemeği saati, benim yanımda oturur musun dedi, oturdum. Konuşmak, onunla çalışmak istediğimi söylemek için fırsat kolluyorum. Bektaş benden önce davrandı ve İstanbul'a gelmek, benimle çalışmak ister misin, dedi. Kendisine de söylediğim gibi, 30 saniye geç kalsaydı, ben soracaktım. Hemen kabul ettim. O zamanki aylık kazancımın neredeyse onda biri olan maaşı da kabul ettim ve Bektaş'la çalışmaya başladım. Deli gibi çalışarak dört yıl geçirdim. İşe başladığım gün hedefimin dört yıl çalışmak olduğunu söylemiştim. Dört yıl, dört ay çalıştıktan sonra ayrıldığımda Bektaş benimle iki buçuk yıl konuşmadı. Kızıyla evli olduğum için veliaht prensin ihaneti gibi olmuştu. Ayrıldığımda Brütüs konumuna gelmiştim, ama sonra bir şekilde anlatabildim derdimi. Sonrasında her zaman iyiydi aramız. Bektaş’tan ayrıldıktan sonra karım ve kızımla birlikte iki yıl serserilik yaptık. Gitmediğimiz yer, yapmadığımız şey kalmadı. Görmediğimiz antik kent bırakmadık. Paramız yoktu, fotoğraf satıyordum. Fotoğraf laboratuvarını kullandığım arkadaşım, Emlak Bankası’nın şubeleri için bir fotoğraf dizisi istediklerini söyledi. Her şube için, şubelerin yer aldığı bölgenin geleneksel evleri ile modern evlerini buluşturan bir kolaj serisi hazırladım. Yönetim Kurulu’ndan geçti ve Emlak Bankası'nın duvar panolarını yapmaya başladım. Oldukça büyük ve sürekliliği olan bu iş sayesinde iyi para kazandım. Ancak iki buçuk yılı mimarlık yapmadan geçirince kaşınmaya başladım, artık yerimde otursam, bürom olsa, mimarlık yapsam duygusu geldi.


BU: Mimarlığı özledin yani…
NS: Evet, özledim. İstanbul’a döndüm, bir arkadaşımın yönlendirmesiyle Nişantaşı'nda iç mimarlık yapan bir ofise destek vermeye başladım. Büyük bir iş almışlardı ve desteğe ihtiyaçları vardı. Çok da eğlenceli insanlardı. İç mimarlık zaten İzmir ofisinden iyi bildiğim bir şey olduğundan, iç mimari projeler çalışmaya başladım. Tabii bu kadar çalışkan bir adam görünce patronum, bana ortaklık teklif etti. Kabul etmedim, mimarlık yapmak istediğim için onlarla yollarımı ayırdım. Gön Deri firmasının reklamlarını yapan ajansın sahibi olan bir arkadaşım firmanın Şişli’de açacağı mağaza için mimar aradığından bahsetti ve böylece Gön’ün sahibi Engin Altaş ile tanıştık. Engin’i çok sevdim ve çok iyi arkadaş olduk. Onların mağazalarını yaptım ve mağaza çok ilgi gördü, çok sevildi. Yere göğe koyulamıyor. Deli gibi, her şeyi tasarlayacağım diye elektrik düğmelerini bile kendim yapmıştım. Engin bir sanayi sitesi yapacaklarını, sitenin yüzde ellisinin müteahhide verileceğini, yüzde 50'sinin Gön’e ait olacağını ve bu bölümü deri fabrikası yapacaklarını anlatıp, projeyi gösterdi ve “iç mimarisini” benim yapmamı istedi. Projeyi beğenmedim. Neden doğru dürüst, güzel bir şey yapmıyorsun dediğimde, “Ne bileyim, sanayi sitesinin güzeli olur mu?” demişti. Cuma günü konuştuk, pazartesiye kadar izin istedim. Araziyi daha önce görmüştüm. Hafta sonu aralıksız çalışarak projeyi çizdim. Tasarımı ilk gördüğünde Engin'in tepkisini hiç unutmuyorum: “Nasıl yani, gerçekten bu olur mu?” dedi ve ruhsat almış ve inşaata başlamaya hazır projeyi bırakıp, “Bu projeyi yapalım.” dedi ve benim İstanbul’daki kişisel mimarlık hikayemin başlangıcı da Gön oldu.



BU: Mimarlık fakültesinde okurken Nevzat Sayın mimarlığı ile beni tanıştıran yapı da Gön Fabrikası’ydı; demek, arka planını bilmesem de önemini doğru kavramışım. Gön’ün ardından 1990’lar senin için art arda başarılı projelerin yapıldığı bir dönem oldu. Benim açımdan Gön’ler dışında, Pulver ve Boşluktaki Beyaz Ev 90'ların en çarpıcı yapılarıydı. Sen bu dönemi nasıl hatırlıyorsun? Kalbi soldan atan bir genç olarak İstanbul'a, sermayenin merkezine gelip kendi pratiğini oluşturdun. Türkiye'de Özal’lı yılların ardından büyüyen özel sektörün etkisiyle, değişen işveren profili mimarlık üretiminin ölçeğini ve yapı tipolojisini çeşitlendirdi. Sen bu dönemi nasıl değerlendiriyorsun?
NS: Aynı sırada birbirine benzemeyen birçok şey vardı aklımda. Her ne kadar buralarda yapı yapmaya çalışıyor olsam da, “taşradan” gelmiş birisiydim önünde sonunda. Ama mimarlık yapmayı çok sevmiştim, inşa edilen mimarlık beni büyülemişti bu denemelerde. İstanbul’daki mimarlık ortamında tutunmaya çalışıyordum. 1990’lardan bahsederken benim için çok önemli olan, senin değinmediğin postmodern bir yapı daha var, Shell Genel Müdürlüğü…
BU: Doğru, ben tamamlanma tarihini esas alarak Shell’i 2000’lerde konuşmak üzere not etmiştim
NS: Shell Genel Merkez yapısına ilişkin bir davetli yarışma açtı ve ben de davet edildim. Yarışmayı kazandık ve yapıyı Ali Üstay’la, Üstay İnşaat’la birlikte yaptık. Ali Üstay gerçekten titiz, işine çok meraklı, ben de çok heyecanlıydım. O gençlikle ve merakla şantiyeye prefabrik üretimine ilişkin bir atölye bile kurduk: Bugünkü gibi prekast eleman üreten firmalar olmadığından prekastlarımızı şantiyede yaptık.
Shell Genel Müdürlüğü Fotoğraf:Cemal Emden
BU: Şunu çok merak ediyorum; o anda sınırlı sayılabilecek bir tecrüben var. Yapısal olarak yeni bir şey denemek istiyorsun, mesela prekast. Buna ilişkin nasıl bilgileniyorsun, kaynaklar halen sınırlı sayılabilir. Sen “yapmayı” nereden biliyorsun o sırada?
NS: Ne güzel bir soru. Bektaş benim için olağanüstü bir şans oldu. Mesela Ankara'da Türk Dil Kurumu'nu, Toprak Mahsulleri Ofisi’ni, Emin Hattat için yaptığı oteli geziyoruz. Cephede incecik doğramalar arasında incecik beton elemanlar görüyorum. Bu nedir, nasıl yapılabilir? Bu sıva değil, taş değil, prekast elemanlar bunlar. Bütün bunları yazıyorsun aklına, peki detayı nasıl? Bektaş’ın detay arşivi çok zengin olduğu halde onunla da yetinmiyorum, soruyorum; duvara nasıl bağlanıyor? O pencereye onun üzerine nasıl oturuyor diye? O sıralarda artık çok zenginleşmiş bir detay bilgim vardı açıkçası. Onun için de Üstay gibi donanımlı bir müteahhitle karşılaşınca keyifle çalıştım. Shell Binası ya, kırmızı ve sarı taşlardan oluşan bir bina tasarlamıştık. Preskastların da bir kısmı kırmızı, bir kısmı sarı. Aynı rengi yakalayabilmek için doğal taşı öğütüp, onun mıcırlarını ve kumlarını kullanıyorduk. Bütün agrega taştan elde ediliyordu. Siyah çimento mu, beyaz çimento mu katılır, hangisi rengi yakalar diye çok emek verdik. Kaç sene geçti, o yapı hala zımba gibi duruyor. Bütün bu yapma bilgilerinin yanı sıra öbür taraftan da postmodernizm diye bir şey ve Stirling'in de sarı-kırmızı bantlı binaları var.


BU: Stirling’in Stuttgart Müzesi’nden de izler var Shell’de değil mi?
NS: Var. Taklitle öğrenmenin iyi bir öğrenme yolu olduğuna inanırım. Ama nesneyi değil de yöntemi taklit etmektir buradaki kastım, oradaki aklı bulup çıkarmak. Mimesis diyebiliriz. Stuttgart'a hiç gitmedim ama Stirling’in müzesini literatürden biliyorum, onun yanı sıra Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'ni de, Selçuklu kervansaraylarının siyah beyaz taş sıralarını da, antikitenin taş duvarlarını da biliyorum. Bu “eski bilgiler”i bir araya getirince Gön 1'de ve Shell'de enikonu postmodern denebilecek şeyler yaptım. Bu tutum, yakın tarihli başka bir yapı olan Irmak Lisesi'nde, gri sıralara ve ahşap tonoza dönüştü. Niye ahşap tonoz biliyor musun? Türkiye deprem kuşağında. Shell binasını yaparken çok çok önemli bir mühendis olan Hami Gürün ile çalışmıştım, Cengiz Bektaş'la çalıştığı zamanlardan tanırdım. Hami Bey şöyle dedi; “İstanbul gerçekte birinci derece ama bütün yönetmelikler ikinci derece deprem bölgesi gösterir. Çünkü inşaat maliyetlerini düşük tutabilmek için devlet bunu bilerek yapıyor. Benden ikinci grup deprem bölgeleri için yapacak projeyi istersen yapmam. İstanbul'da birinci derece deprem bölgesi için yapı yapılır”. Tamam dedik, raporu ve projeyi sunduk. Shell yönetimi bina maliyetini artırdığı gerekçesiyle kabul etmedi. Fakat kanıtladık ki doğru yaklaşım budur. Irmak Lisesi’nin tasarım sürecine geldiğimizde, önceden öğrenilmiş bir deprem meselesi vardı. Denizin kenarında, faya yakın, depremde en riskli alanlardan birinde bir okul tasarlıyorum. İlk yapılması gereken yapıyı yukarıya doğru hafifletmek olmalı diye düşünmüştüm. Bunu ancak yapıyı yukarı doğru toplayarak ve hafif malzeme kullanarak yapabilirdim. Ahşap ve tonoz bu ihtiyacın cevabı olarak ortaya çıktı. Bunu Türkiye'de yapacak bir yer olmadığı için şimdi İzmir'de yaşayan arkadaşım, mimar Vedat Tokyay’ın temsilcisi olduğu Kuzey İtalya firması olan Holtzbau ile temasa geçtik. Vedat’la, İtalya'ya gittik. Projeyi, ne yapmak istediğimizi anlattık. Hazır oraya kadar gitmişken de, orası senin, burası benim, gezdik. Bolonya, Verona, Scarpa bilgileriyle donatılmış olarak dönünce, bakır çatı, ahşap tonoz, sıralı almaşık duvarlar belirdi.
BU: Irmak Lisesi’nde artık postmodern dilin sadeleştiği, moderne kaydığı bir mimari dil var değil mi?
NS: Haklısın. Biçimsel denemelerle bir yere varılamayacağını anlamış olmalıyım ki daha sadeleşmiş, sakinleşmiş bir yola girmeye başlamıştım galiba. Her şey değişiyor gibi görünse ve gerçekten değişse de bazı şeyler de değişmeden kalıyor. Stoacıların dediği gibi, özünde olan değişmeden kalıyor. Hedonistlere kalırsa her şey hep değişiyor. Ben hep ikisinin arasında seyrettim.
BU: Anlıyorum ne demek istediğini. 2000'lere geldiğimiz zaman aslında birçok farklı tipolojide, yüksek metrekarelerde yapılara imza atmış, o günün ölçülerine göre artık kurumsallaşmış bir mimarlık ofisi haline geldin. 2000’leri bir olgunlaşma dönemi olarak tanımlamak herhalde yanlış olmaz. Yahşi Bey, Santralistanbul, Umur Matbaa, Evidea, Doğan Holding, Banvit gibi birçok önemli yapıya imza attın. Artık 2000’lerde modern, postmodern , modern gibi ifadelerin kullanılamaz hale geldiğini ve Nevzat Sayın’ın dilinin tam olarak oturduğunu söylemek mümkün bence.
NS: Evet, bu örnekler için böyle bir şey söylenebilir belki, ama hepsi birbirinden çok farklı yapılar. Sanırım hiçbir zaman üslupçu bir tavrım olmadı. Konuya, imkânlara ve kimi zaman açıkça anlatılamayacak olanlara tutunup, sorunları veriye dönüştürerek mimarlık yapmaya çalıştım. 2000'lerde daha yerine oturmuş ve kendi gerçekliğini oluşturmaya başlamış olan şeyler çıksa da, hepsi farklıydı ama hepsinin altında benzer bir düşünce yapısı olduğunu da biliyordum. Yani o karmaşık ve değişen şeylerle daha düzenli ve değişmeyeceğini düşünebileceğimiz şeyler arasında dolayımlı ve gitgelli bir ilinti olduğunu sanıyorum. Mesela yüksek lisans tezimin Karl Marx Hoff gibi bir yer üzerine olması, sonunda Evidea'yı yaptırıyor. Evidea'yı İhsan Bilgin ve Emre Arolat ile birlikte yapmıştık. Bu şemayı ilk önerdiğimde “yok artık” demişlerdi, İhsan çat diye atladı ve “Karl Marx Hoff bu” dedi ve ekledi: “Peki bunu nasıl anlatacağız?” Nitekim Yapı Kredi Koray'ın yöneticileri de durumu fark etti. “Bu komünist blokları bize satmayı düşünmüyorsunuz, değil mi?” diye bir soru belirdi ve proje bu sunuşta kabul edilmedi. Yapı Kredi Koray’ın danışmanı Jean Pierre ikna olsa da, yöneticiler ikna olmamıştı. Orta ve orta alt gelir gruplarını hedefleyen bu konutların sosyal konut olarak algılanması gerekiyordu. Evler minimize edilmiş, ortak yaşam alanları maksimize edilmişti. Elli metrelik bir yüzme havuzu, lokantası, spor salonu, çocuk kulübü, kuaförü, bakkalı, kreşi olan bir yerden söz ediyorduk; düşünsenize, dedim, küçük bir para veriyorsunuz ve kocaman bir şeye sahip oluyorsunuz. Ama hem siyasi olarak hem de pazarlama açısından bu düşünce doğru bulunmamıştı. Danışmanlarının desteklemesine rağmen, Yapı Kredi Koray kabul etmedi. Beni de şeytan dürttü, fokus grup yapılmasını önerdim; profesyonel olmak böyle bir şey; Yapı Kredi Koray üç tane on beş kişilik fokus grup oluşturdu. Projeyi gruplardan birine Emre, birine ben, birine İhsan anlattık ve kırk beş kişiden kırk kişi “Ben burada yaşarım” dedi. Böylelikle biz işi aldık ve önerdiğimiz şemayı hayata geçirdik.
BU: Evidea bu anlamda hala güncelliğini koruyan ilginç bir proje. Bir yandan bir sermaye grubu için kâr odaklı, buz gibi kapitalist bir meta, bir diğer yandan plan şemasını, ilhamını Karl Marx Hoff’tan alıyor. Oldukça güçlü bir fikir ama bir yandan, “alttan 8, soldan 33. pencere benim evim” dedirten oldukça güçlü modernist bir imgesi de var. Bir yandan da mimarlıkta güzellik ve çirkinlik eksenine sıkışmış bu işveren-mimar ilişkisinde acayip ufuk açıcı bir diyalog örneği anlatıyorsun. Yani, çok fazla tanımı muğlaklaştırarak buluşturan bir örnek.
NS: Aslında bu tavrım hiç değişmedi. Tafuri, “Mimarlık sermayeyle ve siyasetle o kadar iç içedir ki, hayatın anlamlı katmanları için bir şey yapmasını ondan bekleyemeyiz.” der ya, bunu bir kere kabul ettikten sonra mimarlık yapmaktan vazgeçmek yerine problemi “iyi mimarlık” olarak ‘daraltıp’ ama “derinleştirerek” bakmaya başlayınca, işverenin bir sermaye grubu mu, bir kooperatif mi olduğu konusunu çok fazla önemsemiyorum. Önemsemiyorum çünkü hepsinin hareket noktası kârın maksimizasyonu. Bu da pek sosyal sorumluluk sayılmaz. Bu ele alış mimar için aşırı iyimserlik olabilir. Ama bende vardır o aşırı iyimserlik.
BU: Ben bunu iyimserlikten ziyade gerçekçilik olarak görüyorum.
NS: Gerçekçi daha güzel, daha da iyi bir sıfat. Siyasi örgütlerin içinde çalışırken iyi öğretmenlerle karşılaşırdık. Bu karşılaşmalardan çok önemli iki şey kaldı. Biri “Sürekli mızıldanıyorsunuz.” demişti. “Şunu unutmayın, sorunu veriye dönüştüremezseniz sizden hiçbir şey olmaz, sürekli mızıldanırsınız”. Bu çok sihirli bir uyarıydı. İkincisi de hazırlıksız konuşma diye bir şey yapardık; 10 kişi bir araya gelip “kın kanatlıların solunum sistemini” tartışacaksın ve bu ömründe ilk defa duyduğun bir şey olacak. Önce yadırgıyorsun, sonra bilenlerin konuşmalarını dinleyerek belli çıkarımlarda bulunuyorsun. Asıl önemlisi, azıcık bilgiyle hazırlıksız konuşarak çekingenliğini kırıyor ve kendinle birlikte ötekilerin de konuyu açmasını sağlıyorsun.
BU: Olgunluk dönemi olarak tanımladığımız 2000’lerde eğitim konusu da hayatına giriyor. Ihsan Bilgin’le Yıldız Teknik Üniversitesi’nde başlayan formel eğitime katkın, Yahşibey’de de enformel kurguda devam etti. Sana verilen TürkSMD Büyük Ödül gerekçelerinde de değinilen eğitime katkın o dönemden bu yana kesintisiz olarak devam ediyor. Mimarlık eğitiminin bir yanında durmak önemsediğin bir konu diye düşünüyorum. Bir noktadan sonra bir parçası olmanın dışında dönüştürücü bir rol oynamaya da gayret ettiğini gözlemliyorum.
NS: Bunları senden duymak benim için çok güzel ve çok önemli. Burada birkaç şey birbirinin içine geçiyor; ilki, İhsan benim için çok önemli bir figür, bütün hayatımın birkaç kişisinden biri İhsan Bilgin’dir. Beni ilk kez okula İhsan davet etti. O diyince yapılmalıydı ama öğrenciliğimden beri akademik dünyaya yakınlık duymamın da bu işi sahiplenmemde rolü büyüktü. İkincisi, bir zamanlar duyduğum ve çok önemsediğim “Birinci ağızdan söyleyecek şeyi olanların konuşmak boyunlarının borcudur.” mottosuydu. Yine burada da Bektaş’ın çok büyük payı var. Mesela bizimle geleneksel yapıları tartışırken, konuşurken öğretme biçiminin ne kadar önemli olduğunu hissetmiş, onu da paylaşmıştım. Yanıtı “Hiçbir şey öğretilemez ama her şey öğrenilebilir.” olmuştu. Bunlar üst üste gelince benim okullarla ilişkim kaçınılmaz oldu. Bir de içtenlikle inanıyorum ki, biraz önce senin söylediğin şey, usta çırak ilişkisinde ikisi de öğreniyorlar. Ve içten bir hocanın bence öğrencilerden öğreneceği çok şey var.
Ve sonra o okul merakı, yani eğitim merakı. Benim gibi okullarla arası hiç iyi olmayan ama okulların gerekli olduğuna da içtenlikle inanan biri için alternatif bir okul düşüncesi oluşturmaya başlamış olmalı. 1999'da staj için başvuran çok öğrenci vardı. Ne yapsak diye konuşurken “Hepsini alalım,” dedi Han. Ondan çıktı, yanılmıyorsam, ilk fikir. Ardından İhsan'la konuştuk. Sayı 30 öğrenciye dayanınca abartmayalım, tamam dedik. O sırada süren inşaatlarımızın yarı bitmiş bir salonunu stüdyo yaparız diye düşünmüştük. Bu arada Serhan Ada da Bilgi Üniversitesi'nde çalışmaya başlamıştı. Serhan'a böyle bir okul projemiz var ama yerimiz yok. Bilgi Üniversitesi'nde de yazın öğrenci yok, bize yer verir misiniz diye sormuştum. Kuştepe böyle bir çalışma için en uygun yerdi. Çingeneler, Kürtler, alt gelir grupları, sorunlar, suçlarla yüklü bir varoştu. Serhan, Oğuz Özerden ve Yiğit Ekmekçi’yle konuştu ve bize yönetim kurulu odası açıldı. 30 öğrenciye yemek kartları, kırtasiye kartları verildi. Bugüne kadar yaptığımız en inanılmaz, en sistematik yaz okuluydu. Hızımızı 99 depremi kesti ve sergimizi o anda yapamadık. Ama daha sonra yaptık. Orada bu okul meselesi üzerine çokça düşünme fırsatı bulduk. Aslında öğrencilerin bizden değil, birbirlerinden öğrendiklerini, bize düşenin de görebilecekleri mesafede durmak olduğunu, çünkü varlığımızın neredeyse bir katalizörlük olduğunu fark edince bu yapılanmanın üzerinde durmaya başladık. “Yeni bir mimarlık okulu” düşünebilir miyiz, fikri doğdu. Konuyu Oğuz'a açtık. Oğuz “Fazlası olan bir mesleğin okulu mu olurmuş?” dedi. Biz konunun peşini bırakmadık, Oğuz’u da ikna edip Bilgi’deki mimarlık okulunu kurmuş olduk. İhsan Bilgin ve Tansel Korkmaz’ın devreye girmesi meseleyi çok daha sistematik bir hale getirmişti.
Yahşibey Atölyeleri ise 2000’de Mert Eyiler’in fikriydi. Mert, “Kırsal kesim mimarlığı üzerinden gelenek, yerellik, basit şeylerin teknolojisi, taş, toprak anlatıyorsun, niye Yahşibey'de bir yaz okulu yapmıyorsun?” diye sordu. O sırada Emre Senan'ın Yahşibey’deki evini yapıyordum. Böylece Yahşibey Atölyeleri başladı. Yahşibey'deki mimarlık okulu da Bilgi Üniversitesi'ndeki yeni okul düşüncesini tamamladı.
2007, Yahşibey Tasarım Çalışması Fotoğraf:ESTV arşivi
BU: Eğitim ve pratiğin iç içe geçtiği, rüzgâr gibi 2000’lerden sonra 2010’ların en önemli çıktılarından biri “Düşler/Düşünceler/İşler” sanırım. Bal Parmak, Umur Basım yine bu dönemin öne çıkan yapılarından. Malatya Camisi, her ne kadar hayata geçmemiş olsa dahi, bu tipolojiye ilişkin birçok kalıbı tartışmaya açması açısından çok kıymetli. Sen ne dersin?
NS: Giderek birikimin, söyleyebileceğin şeyler, yapabilme becerin artıp, bütün bunları üst üste koyunca yeni konular çok daha kışkırtıcı olmaya başlıyor ve tam argodaki gibi uyuzunu kaşımaya başlıyor… Benim için mistik mekânlar her zaman çok önemli oldu. Dinsel inançlardan azade biri olmama rağmen bu konuda da meraklı biri olmaktan bir türlü kurtulamıyorum. Bu merak beni sonunda mistik mekanlara, camilere, cemevlerine, kiliselere, sinagoglara ve diğer ibadet mekânlarına taşıdı. Malatya Camii de bu çerçevede ilginç bir konuydu benim için.
BU: Malatya’da gerçekten 5000 kişilik bir cami gerekli midir?
NS: İşverenime Malatya’da bu kadar büyük bir camiye gerek var mı diye sorduğumda, beni Malatya’nın iki büyük camisine götürdü. Birinde beş kişi, diğerinde de on kişi vardı öğle namazında. “Tamam ama cuma namazı, bayram namazı ya da önemli birinin cenaze namazı için de o kadar insanın girebileceği yer yok. Süleymaniye Camisi gerekli miydi, değil miydi diye tartışır mıyız şimdi?” dedi ve buna benzer konuşmalarla beni bir şekilde ikna etti.
BU: Sanki sen de ikna olmayı istemişsin. Bir taraftan manevi olarak bunu sorgulamam lazım diyor Nevzat, öbür taraftan da bunun getirdiği problemlerle baş etmek için de sabırsızlanıyor herhalde.
Nevzat Sayın: Doğru, ikna olmak için kendimi kurmaya başlamış olmalıyım. Cami konusu bu ikna olmalarla başladı ve uzun zamanlarımı orada geçirdim. Malatya, Osmanlı döneminde çok önemli bir yer değil, ama beylikler ve Selçuklular döneminde çok önemli bir yer. Beylikler döneminden kalan çok direkli camiler var. Bu camilerin birçoğunun dış duvarları taş, çatıları ve kolonları ahşaptır. Çoğunda kubbe yoktur, kırma çatı vardır. Bu örnekleri taramaya başladım ve Konya Beyşehir’de üç gün kaldım. Neredeyse projeyi orada yerli yerine oturttum kafamda. Dolayısıyla Malatya Camisi’nin ilham perisi Eşrefoğlu Camii’dir. Cami meselesi birkaç konuda düşünmemi sağlamıştı. İnanmasam bile iyi bildiğim bir konuda tasarım yapabilirdim; kuralları çok net bir kullanımda yeni bir şey yapabilirdim; arkitektonik dediğimiz şeyi strüktür ve mekân bileşimi üzerinden değerlendirerek okunaklı bir şey yapabilirdim; izlek olarak geleneğe tutunsam bile yeni bir cami olmasını sağlayabilirdim. Daha ne olsun? Bu proje için kendini ikna etmeyip ne yapacaksın?
BU: 2020'lere geldiğimizde zaten hem Balçova Cem Evi’nde yine benzer bir problematiğin bu sefer bambaşka bir şekilde yanıtlanmasıyla karşılaşıyoruz. Ben orada belirgin bir Eduardo Sauto de Maura etkisi hissediyorum.
NS: İlk bakışta bana da öyle geliyor, ama bu alelacele bir benzetme olur. Hem plan hem de kütle açısından çok farklılar. Kırmızılıkları arttırıyor, benzerliği. Balçova Cemevi’nin ilham perisi esas olarak Bodrum yakınlarındaki Acar Dede Türbesi’dir. Türbe beyazdır ama kızılbaşlar için kızıl bir yapı yapmaktan kendimi alıkoymak istemedim... Maura’nın Paula Rega Müzesi’ni gördüğümde hem sevmiş hem sevinmiştim. Kırmızı yapma cesretimi o yapıdan aldığımı söyleyebilirim. Benzerliklerinden memnunum. Alevilerin saklı gizli yaşama zorunlulukları yüzünden cemevlerinin içleri vardır ama dışları yoktur. Mekânın karakteristik içini genellikle, “tütekli tavan” dediğimiz ve tepe noktasında penceresi olan piramidal bir çatı örtüsü oluşturur ama dışarıdan bakınca bunu göremeyiz çünkü kırma bir çatıyla örtülüdür. İçi bu olan yapının dışı nasıl olurdu diye kurmuştum problemi. Plan düzlemi ve piramidal tavan için izlek Malatya’nın Onar Köyü’nde, 1200’lere tarihlenen “Büyük Ocak”tır. Uzunca bir “Yol”dan tepesinde pencere olan tütekli tavanla örtülü
“Meydan”a varılır. Dışı için izleklerimden bir diğerinin de Maraş Taş Mescid’deki türbeler olduğunu söylemeliyim. Ayrıca kümbetler de yine bu izleğin karakteristik örnekleridir. Günkut Akın’ın doktora tezi olan “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Tarihsel Ev Tiplerinde Anlam” bu tür konular için bulunmaz bir kaynaktır.
BU: Son yıllarda kendi mimarlığını anlatırken bu coğrafya meselesi, Akdenizli'lik meselesini gittikçe daha güçlü, ideolojik olarak çok daha tanımlı şekilde ortaya koyduğun bir dönemin içindeyiz. YKY’den çıkan son kitap “Coğrafi Bir Mesele Olarak Mimarlık” da bunun altını çiziyor.
Dolayısıyla bugün artık tüm yaşamın boyunca ürettiklerinin katmanlaştığı ancak neredeyse hala neredeyse ilk günkü heyecanla yapı yapmaya devam ettiğini gözlemliyorum. Bugün masanda neler var, seni heyecanlandıran, üzerinde çalıştığın?
NS: 160 IQ’nun üzerindeki çocuklar için yaptığımız bir okul var. Çok ilginç, atipik bir okul. Bir diğeri Aydın Doğan Güzel Sanatlar Lisesi'nin müzik bölümü için yaptığımız konser salonu, mağara gibi bir yer, çok seviyorum o projeyi. Esenyurt'ta Baykar Holding için bir fen lisesi projesi üzerinde çalışıyoruz. Eczacıbaşı sponsorluğunda Bodrum Ortakent'te de bir başka Fen Lisesi için çalışıyoruz. Ayrıca Tosyalı Çelik sponsorluğunda Kilis'te bir okul projesi üzerinde çalışıyoruz. Devasa bir okul, 50 bin metrekare kapalı yapı alanı var. GOSB’da Conta Fabrikası'nı yeni bitirdik, teslim ettik ama hala ufak tefek işleri var. Ahşap Ürünler Fabrikası için, Conta Binası'nın hemen yanındaki parselde bir mobilya fabrikası yapıyoruz. Çok heyecan verici bir konu, çünkü büyük olasılıkla kendileri inşa edecekler ve mobilya yapar gibi bir bina yapma şansımız olacak. Düzce’de Pekintaş prefabrik betonarme elemanlarıyla bir poliüretan fabrikası yapıyoruz KimPur firması için. Yalova Organize Sanayi Bölgesi'nde, tamamlandığında toplam kapalı alanı 240 bin metrekare olacak olan bir matbaa ve kâğıt ürünleri fabrikasıyla uğraşıyoruz. İskenderun’da Tosyalı Çelik için genel müdürlük binası yapıyoruz. Urla, Çeşme, Seferihisar, Ayvalık ve Assos’ta irili ufaklı konut projelerimiz var.

BU: Neredeyse hiç olmadığın kadar yoğunsun diyebilir miyiz?
NS: Hep yoğundum ama bu hayatımın en yoğun dönemi galiba.
BU: Ne kadar müthiş! Tabii, bu konuştuklarımızın dışında, TRT 2'de hazırlayıp sunduğun MİM programını son derece önemli buluyorum. Mimarlıkla ilgili ulusal televizyonda böyle bir programın varlığının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Kendi deneyimimden böyle bir işin ön hazırlığının gerektirdiği zamanın ve emeğin de azımsanamaz olduğunu biliyorum. Dolayısıyla o da büyük bir yoğunluk. Bunun dışında burada anlatmadığın, yarışmalarda jüri üyelikleri, çeşitli belediyelere verdiğin destek, fotoğraf sergileri de var.
Bu arada yine sana verilen TürkSMD Büyük Ödülü’nün gerekçelerinde de yer alan “bilginin sürekliliğine verdiğin önem” kavramını da vurgulamak istiyorum. Yaklaşık iki saatlik sohbetimizden edindiğim izlenim, sadece bilginin sürekliliği değil, hiçbir şeyi reddetmeden her şeyin, hayatın, dostluğun, kültürün, coğrafyanın sürekliliğine vurgu yaptığını görüyorum.
NS: Evet, aslında bütün hayata öyle bakıyorum. Herhangi bir şey bir kere olduğunda bir daha hiç bitmiyor. Bittiğini düşünmek bence çok travmatik bir şey ve belki benim inadım da yine buradan kaynaklanıyor. On yılda bir her şeyin baştan aşağı değiştiği bir ülkede değişmeyen şeylere tutunmak başlı başına bir inada dönüşmüş olabilir.
BU: Nevzat Sayın Tabula Rasa'ya inanmıyor diyebilir miyiz?
NS: Bence böyle bir şey yok. Belki doğduğumuzda var, ama sonraki zamanlar için yok. Hangi masayı bütünüyle nasıl temizleyebilirsin ki? İstediğin kadar sil süpür, az çok bir şeyler kalır masada.
BU: Senin mimarlığın ile ilgili her bir proje, her bir konu, her bir coğrafyada yeniden ve oraya özgü. Ama Nevzat Sayın'ın metodolojisi ile bir yaklaşım üretmek söz konusu olduğunda, tasarım süreci ve ofis örgütlenmesi konusu masaya geliyor. NSMH’nin mutlu çalışılan, hakların gasp edilmediği bir mimarlık ofisi olduğu izlenimine sahibim. Burada bir proje nasıl üretiliyor, ne kadarı, kimin uhdesinde?
NS: Belki başlangıç vuruşunu ben yapıyorum, ama yapmasam da yapılabileceğini biliyorum. Bana göre tasarım her aşamada tasarım olduğu için onu geliştirmek, değiştirmek, dönüştürmek de tasarımın bir parçası. NSMH çok kısa olarak şöyle anlatılabilir. Aynı mekânda küçük ofisler var ve onların her biri kendi konusuyla ilgileniyor. Kimi zaman tek başına, kimi zaman başkalarıyla birlikte. Manüfaktür dönemi gibi, bir mekân var. Herkes kendi işiyle orada ve çalıştığı işle ilgili kazancının bir kısmını kendi alıyor, bir kısmını da oraya bırakıyor. Sıkıştığı zaman ötekileri ayartıp kendi projesine katabiliyor. Bu da yetmiyorsa ki şu anda böyle, daha önce bizimle çalışıp ayrılmış ofislerle birlikte de çalışıyoruz. Tasarım yapmaktan, uygulama projesi çizmeye, şantiyeyi yönetmeye kadar işin ruhuna uygun bir iş bölümü yapıyoruz. O yüzden büyümüyoruz zaten. 12 kişinin çalışabileceği bir yer var. On üçüncü kişiye yer yok ofiste. Çünkü ben ancak bu kadarını yönetebiliyorum. Her şey çok açık. Çalışma arkadaşlarım proje ve şantiye işlerinin yanı sıra sözleşmeleri de yazıyor, hizmet bedellerini de belirliyor, işverenlerimizle gerekli konuşmaları da yapıyor ve kârlılığı da hesaplıyor. Sigortamız, vergilerimiz çok açık. Gerçek değerler üzerinden. “Örtülü ödenek”le bir şey yapmıyoruz. Bunlar yan yana gelince sanıyorum, bir arada olmak keyifli bir şeye dönüşüyor. Gerçek anlamda kolektif üretim yaptığımızı düşünüyorum. Çok daha iyi olabilir koşullarımız ama ülke koşulları buna izin vermiyor. Evet, ben hâlâ tayin edici olanım. Bektaş için söylediğim benim için de geçerli; Salt’ta Bektaş’la birlikte çalıştığım zamanlar üzerine konuşurken “Hepimiz eşittik ama Bektaş daha eşitti.” demiştim. Bu tanımı kendim için de yapabilirim.
BU: Bektaş'ın ofisinden bir Nevzat Sayın çıktı. Nevzat Sayın'ın ofisinden bir başka Nevzat Sayın çıkar mı sence?
NS: Bence çıkar. İbrahim Eyüp, Hakan Deniz Özdemir, Sibel Özdoğan, Mert Eyiler, Serkan Çakıt, Tuğba Okçuoğlu, Bahar Lakerta, Gaye Keskin farklı tercihlerle devam ediyorlar ve işlerini iyi yapıyorlar. Ben tasarım odaklı biriyim ama şimdi daha geniş bir çalışma alanı var mimarlar için. Bir özgeçmiş yazmıştım kendime ve mezun olduğum okul olarak Bektaş’ı göstermiştim. Kulağına gitmiş, “Bir kahve içelim,” diye çağırdı ve “Bu doğru değil” dedi. Ben böyle hissediyorum, “Burası benim okulum,” dediğimde, “Peki, burası bir okulsa neden başka bir tane daha Nevzat çıkmadı? Hiçbir şey öğretilemez ama her şey öğrenilebilir.” dedi. Çok önemli bir cümleydi bu. Ben de öyle düşünüyorum açıkçası. Kim ne öğrenmek istiyorsa onu öğrenmek için NSMH bir tür açık kaynak sayılır.
BU: Ben Bektaş'ı mimar olarak değil, çocukluğumdan bir edebiyatçı olarak tanıdım ilk. Benim halam Yazko Sanat’ın redaktörüydü. Hatıralarımda net ve sert biri olarak kalmış. Senin ona göre daha yumuşak bir yanın var bence. Seninle her şeyin tartışılabileceğini hissediyorum.
NS: Evet, Bektaş sert adamdır. Kendine de, başkalarına da. Farkındaydı ama engelleyemiyordu. İnce yapıyı ve iç mimarlığı okul zamanındaki ofis ve atölye çalışmalarından bildiğim için İktisat Bankası'nın şubelerini yaparken bir dolap eskizi yapıp imalat çizimini istemişti. Çizdim, beğenmedi. Önerdiği şekliyle dolabın çalışmayacağını söylediğimde “Ne diyorsam onu yap.” dedi. Dediğini çizdim ama bana göre doğru olanı, olması gerekeni de çizdim ve paftaların üstüne patronun istediği ve olması gereken diye de yazıp duvara astım ve gecenin bir yarısı paftaları öylece unutup çıktım ofisten. Bektaş hepimizden önce gelirdi. Ofise gelince paftaları gördüğünü anladım. Özür diledim, ama suratıma bile bakmadı. Necati Usta öğleden sonra gelip paftayı alacak ve onların imalatına geçecek. Ben Bektaş'ın çizdiğini Necati Usta'nın önüne çıkardım. Necati Usta şöyle bir baktı, “Ulan, ben de senin mobilya bildiğini zannediyordum, bu olmaz ki,” dedi. Niye olmasın falan diye de savunuyorum. Bektaş da yanımızda. “Oğlum, bu kapaklar açılmaz.” O öyle olmaz, bu böyle olmaz. Saydı, sıraladı. Bektaş “Sen bir şey çizmiştin, getirsene şunu.” dedi, getirdim, Necati Usta baktı “Tamam, soracak bir şeyim yok, budur.” dedi. Aldı gitti paftayı. Bektaş iyi ki yapmışsın falan demedi, demezdi.
BU: Mesleğe ilişkin epeyce konuştuk, söyleşimizin de sonuna geliyoruz. Hayata ilişkin, yoğun çalışmana, işinle ilgili ihtirasların olmasına rağmen, keyife eğilimli, hayatı ıskalamayan biri olduğun izlenimini ediniyorum. Ne dersin?
NS: Açıkçası bunun senin tarafından görülmüş ve söylenmiş olması çok hoşuma gitti. Evet, olabildiğince ıskalamadığımı ve hakkını vermeye çalıştığımı söyleyebilirim. Aslında konu çok basit: Bir rastlantıyla içinde olduğumuz hayatı nasıl daha anlamlı bir hale getirebiliriz? Yemeğe, içmeye, aşka, sanata, işe, her şeye böyle bakılabilir ve bu anlam her yerde bulunabilir. Bu durum yine sorunu veriye dönüştürmek gibi bir şey. İçinde bulunduğun durum hayatımızın ‘olmazsa olmaz’ önemde bir yeri olmalıdır. Oraya tutunmak ve böylelikle diğerleriyle başa çıkmanın yolunu bulmak gerekiyor bence. Başa çıkamadığımız şeyler de var kuşkusuz, ama sıkı bir yere tutununca varsın olsun diyorum. Stoacılar “Tanrım, değiştirebileceğim şeyler için güç, değiştiremeyeceğim şeyler için sabır ver.” der ya…öyle bir şey….
Özel hayatı ve işi ayrı olan insanlar vardır; ikisini ayrı ayrı yaşarlar. Mimarların bu ikisini birleştirmek gibi bir avantajı var ve bunlar iç içe geçtiğinde işler, tatiller, kaçamaklar, yemekler, içkiler, seyahatler de iç içe geçiyor ve hepsinin toplamından daha anlamlı ve büyük bir iyiliğe sahip olabiliyor insan. Geçirimli, bütünlüklü bir hayatı yaşayabilme becerisi de diyebiliriz...
BU: Çeperleri olmayan, kompartımanları olmayan bir hayattan söz ediyorsun.
NS: Çeperleri varsa bile geçirgen olan bir hayat. Hem kendi hayatımızdaki kompartımanların hem de başka hayatların çeperleriyle ilişkisinde geçirgen.
BU: İşverenlerle ilişkilerini de çoğunlukla uzun soluklu görüyorum. Bir kısmı arkadaşlık ilişkisine dönüşüyor.
NS: 45 derece eğimli bir yerde benden bir yapı istendiğinde, tüh keşke düz olsaydı diye başlamak yerine 45 dereceyi sorundan veriye dönüştürdüğüm gibi işverenlerimi de sorun olmaktan çıkarıp veri olmaya dönüştürebildiğim için iyi bir arkadaşlığımız oluyor. Burjuvaziyle de iyi ilişkiler kurulabiliyor… Bu her iki tarafı da zenginleştirici bir şey.
BU: Burjuvazi olarak tanımladığın işverene, dünya görüşünle etki edebildiğini düşünüyor musun?
Nevzat Sayın: Evet, doğrudan ve dolaylı etki edebiliyorum. Büyük bir endüstrinin sahibi olan birinin çalışanlarıyla olan ilişkisini mekân üzerinden dönüştürmek de bunun bir parçası; mavi yakalıların beyaz yakalılarla birlikte yemek yemesi düşünülebilecek bir şey değilken, şimdi tersi düşünülebilecek bir şey değil. İnsanların çalıştıkları mekânda serbest mekanlara sahip olmalarının gerektiğini, bir çalışanın ayaklarını uzatıp kahve içmesinin zaman kaybı olmadığını anlatabildiğimi, aynı zamanda iyi arkadaşım olan patrona sendikalaşmadan kurumlaşmanın mümkün olmadığı yönündeki söylenmelerimin grevin bitişinde etkisi olduğunu düşünüyorum.
BU: Mimarların egolarının yüksek olduğu söylenir. Ben de katılıyorum bir ölçüde. Senin de egosu yüksek bir mimar olduğunu düşünüyorum. Ama bir yandan da meslektaşlarına senin kadar kolay ve içten iltifat edebilen, onların tasarladığı nitelikli yapılara bu derece ilgi duyan çok az mimar gördüm. Heyecan ve merakını hep taze tuttuğunu, bunun da seni yaşsız bir insan haline getirdiğini görüyorum.
NS: İtiraf edeyim ki, bu söylediğin şey benim için çok önemli ve bunu fark etmiş olmanı çok sevdim. İyi şeylerin içinde olmak, yanında durmak istiyorum. Farkettiğim iyilikleri kutlamak içinde olduğum yeri iyileştiriyor sanki.
BU: Bu tavrının bir başka vehçesi de olumsuz gördüğün durumlar karşısında da bir o kadar net, zaman zaman sert olarak tanımlanabilecek bir tutum takınman diye düşünüyorum.
Aslında bu iki durumu bir yandan da çok tutarlı buluyorum. Tabii bir güveni de beraberinde getiriyor diye düşünüyorum ilişkilerde.
NS: Ne güzel, umarım böyledir. Bazen tadını kaçırdığımı ben de fark ediyorum. Özellikle toplantılarda üzerinde konuşulan kişi orada yoksa ve onun hakkında sert bir şey söyleniyorsa kendimi tutamıyorum, avukatlığını yapar gibi konuşuyorum. O zaman dilim çok sertleşiyor farkındayım. Bir de sataşmalarda ara sıra şakanın dozunun kaçtığı yerlerde de sert cevap veriyorum. Kasıt olmadığını bildiğim halde ifadelerim sertleşiyor. Dediğin doğru ama maksadı aşacak kadar serttim, affedersin demeyi de bildiğim için kırılıp dökülmüyor bir şeyler.
BU: Türkçe kullanımında yazılı ve sözlü olarak kendini ifade etme konusunda ciddi bir özen gösteriyorsun. Mimar olarak temsil araçlarının gücüne vakıfsın. Mimar olmadan çok önce kendi ideolojini ifade etmeyi, kendine benzeyen, benzemeyen birçok insanla öncelikli dil üzerinden iletişim kurmayı öğrenmiştin. Gözlemlediğim kadarıyla bu senin için önemli bir şey. Bunun sana sağladığı bir kolaylık olduğunu düşünüyor musun? Çünkü düzgün ve özenli dil kullanımı bugün neredeyse insanı hafif lümpen gösteren bir tavır olarak görülüyor.
NS: Ben fark etmedim ama eğer dediğin gibiyse, ne kadar yazık böyle görülmesi. Ludwig Wittgenstein'ın dediği gibi dilimizin, sınırları düşüncemizin sınırlarıdır. Anlatabiliyorsam, bu bir düşüncedir. Aksi halde sadece içimizden geçendir; derin bir iç sestir. Bence bu beceri de solculuktan olmalı. Çok erken sayılabilecek yaşlardan itibaren anlatmak, tartışmak, ikna etmek, propaganda yapmak gibi konuşma odaklı faaliyetlerin içinde olunca ister istemez gelişmiş olmalı.
BU: Benim sorularım bitti, çok teşekkür ederim bu keyifli söyleşi için. Eklemek istediğin bir şey var mı?
NS: Fazlasıyla konuştuk galiba. Ekleyecek bir şey gelmiyor aklıma. Ben de teşekkür ederim.
DİĞER SÖYLEŞİLER
TÜM SÖYLEŞİLERİ GÖR →
Yiğit Gülöksüz: “Deprem sonrası yeniden yapılanmada yerel katılım çok önemli...”

Kadri Kalaycıoğlu: “Bir insanın mesleğini bilhassa sevmesi lazım.”

