Kaya Arıkoğlu: "Mimarimizde çağdaşlık ve modernite olacaksa zemininde bizim yaşantımızın olması gerekir."

16. TSMD Büyük Ödülü’nü kazanan Kaya Arıkoğlu ile gerçekleştirilen çevrimiçi söyleşi, Serbest Mimar Dergisi adına Aytaç Özen ve Mehmet Soylu tarafından yapıldı.
Aytaç Özen: Kaya Bey, ben üniversitedeyken bizim üniversiteye bir sunum yapmaya gelmişti. O zaman Baltimore Limanı'nda bir kentsel dönüşüm projesi vardı. Güzel el skeçleri de yapmıştı. O zaman, ben daha öğrenciyken ne kadar kıymetli bir akademisyen mimar olduğunuzu anlamıştım. Sonrasında hayat bizi böyle bir araya getirdi. Hep beraber söyleşi yapma imkanı bulduk. Yazdığınız kitap için çok teşekkür ederim hocam. Kitabınızı Mehmet Hocam ve ben de okuduk. Umarım en yakın zamanda raflarda da buluruz ki diğer meslektaşlarımız, mimarlık öğrencileri bundan çok ders çıkarabilecek niteliğe sahip olurlar. Mimarların antoloji yazıları ''Niçin önemlidir?'' sorusunun en önemli yanıtı sizin kitabınız olmuş. Aslında arşiv ve tarih için müthiş bir kalıntı. Bir mimar nasıl yetişir, nasıl olur, nelerden geçer? Yaşadığı şeyler onun mimarisine nasıl yansır? Çok iyi ifade eden bir kitap. Bence sizin yaşamınızı, yaşam tarzınızı, mimarlık anlayışınızı çok güzel özetlemiş. Onun için tekrardan ellerinize sağlık hocam.
Kaya Arıkoğlu; Teşekkürler. Evet, aslında mimarların yazdığı iki tür kitap vardır. Biri mimarların uyguladıkları binalarının belgelemesi olarak pazarlama amaçlı olabilir, yani “PR” amaçlı olabilir değil mi? Bu kitabın amacı bu değildi. Örneğin fotoğraflar ve grafik tasarım profesyonelce düzenlenmedi. Kitabın metni ağırlıklı olunca fotoğraflar yazıları destekleme amaçlı yerleştirildi. Bunu tam tersi olabilirdi, büyük formatlı fotoğraflarla yazılar desteklenebilirdi.
AÖ: Tam tersi olabilirdi ama ben okurken çok keyif aldım hocam. Kendi hayatımı sorguladım. Kendi mimarlık anlayışımı sorguladım. Beni şu ana getiren şeylerin neler olduğunu fark etmeye başladım. Aslında şimdiki mimari tutumumuz bir anda olan bir şey değil. Bir şeyler oluyor ve sonra sizi iyi veya kötü bir hale getiriyor. Onu görmemde, anlamamda bana yararlı oldu kitabınız.
KA: Bazen mimarlıkta mesleki kariyer yolculuğumuz tamamıyla bizim plan ve kontrolümüz dışında olabiliyor. Yaşadığımız olaylar bizi bir yerlere doğru sürükleyebiliyor demek istemiştiniz galiba? Bazen beklenmedik olaylardan faydalanabiliyorsunuz, ama bazen de önemli fırsatlar kaçırdığınızda oluyor.
AÖ: Canım hocam, sorulara geçmeden evvel sizin bir kırılma noktanız var kitabınızda. Ben onun altını çizdim: Amerika'daki evinizin bahçesinde hafta sonları çim biçmeniz. Bir anda kendinizi sorgulamışsınız “Hayatım böyle mi geçecek?” diye. Yani “Ben işe gidip geleceğim, yoğun çalışacağım ve hafta sonları bu banliyö evimin bahçesinde sürekli evime mi bakacağım?” diye kendinizi sorgulayıp, geri dönüşünüz başlamış sanırım.
KA: Amerika’ya ikinci dönüşümde, çok sınırlı bir imkanla gelmiştim. Zaten 1979 yılında Türk lirasını cebinde bile bulundurmak suç olduğu için ben sadece 400 dolarla Amerika'ya döndüm. Ayak basar basmaz, acilen ilk bulduğum işe girmeye mecbur kalmıştım. Yakın zaman sonra hocalığa başladığım için biraz böyle idare edebildim. Daha sonra daha iyi bir büroda çalışmaya başladım. Yoğun akademi ve iş hayatıyla 3-4 sene içinde standart bir Amerikan yaşam seviyesine erişebildim. Bahçeli evimizde, iki tane otomobilimiz ve iki tane çocuğumuz olunca hayatımız bir standarda ulaştı. Bu orta yaşam seviyesini aşabilmenin zorluğu benim için bir kırılma noktasıydı. O seviyede takılıp kalacağımı hissetmem beni yeni bir değişim için motive etti. Tabi bu kararda benim bir Anadolu çocuğu olarak tam bir Amerikalı olmayışım etken oldu. Amerika’da önemli projelerin bir “yabancı mimara” verilemeyeceğini düşündüm. İsmimi bile zor telaffuz etmelerini bir engel gibi göründü. Haliyle ismimi değiştirecek değildim tabii.

AÖ: Tabii, evet. Sayın Hocam, Mehmet Hocam bazı notlar ve sorular çıkardı. Kendisinden o doğrultuda daha söyleşiyi devam ettirmesini isteyeceğim.
MS: Siz de TSMD'nin geleneksel Büyük Ödülü'nü kazananlar arasına katıldınız, sizi tebrik ediyoruz.
AÖ: Tebrik ederiz hocam.
KA: Ben de bu onur için size ve tüm TSMD’deki meslektaşlarıma ve seçici jüri üyelerine teşekkür ederim.
Serbest Mimar: Ödülü, Seçici Kurul’un değerlendirmeleriyle kazandınız. Ödülden ve kitabınızı incelemeden önce sizi tanımadığımızı fark ettik. Bu söyleşi ve dergide yer alacak çalışmalarınız ile yaşam serüveniniz, mimarlık camiasıyla ve meslek alanımıza ilgi duyan insanlarla bir karşılaşmanız olacak. Kitabınızda yaşamınıza etki eden tüm anları ve etkenleri görebiliyoruz; değerli bir çalışma olmuş. Kitabınız hakkında mütevazı söyleminize katılıyoruz. Türkiye’de mimari deneyim kitapları genellikle belirli bir yaştan sonra, 50’li veya 60’lı yaşlarda, mesleki birikimlerini paylaşma amacıyla ve ticari olmayan bir sorumluluk anlayışıyla hazırlanıyor ve yayımlanıyor. Kitap yayımı ile ilgili bu tutumun birçok nedeni olabilir. Bu konu başka bir sohbetin konusu olduğu için daha fazla uzatmamak daha iyi olabilir. Siz de mimarlık geçmişinizi derleyip kayıt altına alarak geleceğe önemli belgeler ve deneyimler aktarmak istemişsiniz. Kitabın ilk sayfalarında çocukken oturduğunuz özel tasarlanmış bir sandalyede bir fotoğrafınız var. İlk akla gelen soru: Mimarlık serüveniniz böyle mi başladı? Çocukluk yıllarınızdan başlarsak, mimarlığın içinde oluşunuzu ve hayatınızdaki sosyal ve mekansal değişikliklerin etkileriyle birlikte mimarlık eğitimine gelene kadar olan dönemi kısaca anlatmanızı rica ediyoruz.
KA: Anne ve babamın ABD’ye ilk gidişleri 1947 yılındaydı. Baltimore’a gittikleri zaman, annemin orda eğitimine devam etmesi, babamın da bir şirkette çalışması ve benim orada doğumum sonrası, ben henüz üç aylıkken, Türkiye’ye dönmeye karar vermişler. Bu 1950 başında olduğu için onun kalıntıları hafızamda yok. Henüz ben bebekken Amerika’dan ayrıldıkları için İngilizcem oluşmamıştı. Çocukluğumdan kalan anımsamalarım Adana'dan başlar. Adana'da çocukluğumun 1952-1954 yıllarından hatıralarım var. Ailece Adana’da yeni bir eve taşınmamız ve anne babamın tasarladığı mobilyalar üzerinde oynadığımı hatırlıyorum. Babamın İncirlik Hava Üssü’nün kuruluşunda mühendis olarak çalışmasını ve annemin serbest mimar olarak Adana’da özel villalar yapmasını net hatırlıyorum. O yıllarda Adana tarımdan varlık kazananların hızla geliştirdiği bir coğrafyadaydı. Kentte pamuk ziraatından ve dokuma sanayisinden gelen bir para vardı. O parayla daha modern bir yaşam sürmek isteyenler büyük villalar yaptırabiliyorlardı. Annem de bir genç hanım mimar olarak bu villaların önemli bir kısmını yapma şansına sahip olabildi. Bahçeli evlerin yanında henüz apartmanlaşma başlamamıştı o tarihlerde. O dönemde çok düzgün, yeşil bir kentte yaşadığımızı hatırlıyorum. Adana’nın nasıl bir “düzgün kent” olduğunu şöyle tarif edebilirim. Sokakları ve kaldırımları planlı bahçeli evlerle donanmış bir yerleşimdi Adana. Evlerin bahçelerinde sebze ve meyve ağaçları mevcuttu. Bahçemizde kümesimizde tavuklarımız ve köpeğimiz vardı. Yani, yaşamımız arka bahçemizde doğayla birlikte geçiyordu. Mahalle olarak komşularımız da benzer bahçeli evlere sahiplerdi. Ölçeklerin aynı olmasıyla ve yakın komşularımızla aynı gelir grubuna dahil olmamızla, ayrım olmadan, huzurlu bir komşuluk yaratılmıştı. Mahalledeki çocuklarla okula güvenli şekilde yürümek bile çok hoş bir anı olarak aklımda kalmış. Sanki farkında olmadan bir cennette çocukluğumu geçirmişim gibi geliyor şimdi aklıma. Okul çıkışında köpeğimiz “Duman” bizi karşılardı ve onunla evimize dönerdik. Bu çağdaş yapılaşmış kentte şehir merkezindeki sosyal ve kültürel alanlar yürüme mesafesindeydi. Tiyatrosuna, sinemasına ve çarşısına yürüyerek ulaşabiliyorduk. Asfaltlanmış yollarında yoğun motorlu araç henüz yoktu. Bu sakinlik tabii yürümeyi teşvik eden bir unsurdu. Egzoz dumanı, motor sesi olmayan bir kentte rahat yürüyebilmeye şimdi sahip değiliz. Bizim otomobilimizin olması kendimizi özel hissetmemize sebep vermiyordu çünkü bizde herkesle birlikte yürümeyi tercih ediyorduk. Yakın mesafelerde marketler yerine mahalle bakkalımız vardı. Hafta da bir pazar kurulunca tüm ihtiyaçlarımız ayağımıza kadar gelirdi. Bu yaşamda evimizden çöp çıkmazdı. Bu sürdürülebilirlik dönüşümüyle yemek atıklarımız tavuklara verilir, tavuklardan yumurta ve beyaz et elde edilirdi. Bu geri dönüşümün ne kadar önemli olduğunun ancak şimdi farkına varabiliyoruz sanırım. Hatta mutfak ocağında doğal gaz yerine yağlı gazla yavaş yemek pişirdiğimizi de hatırlıyorum. Sıcak su için odun termosifonumuzu yakıp haftada bir kere hamam günü olması bize yeterliydi. Bu mütevazi yaşamı içinde asla kendimizi çağ dışı kalmış gibi hissetmedik. Hatta çok konforlu ve modern yaşadığımızı kabul ederdik.
O yıllarda Adana’da Amerikan tarzında yaşama arzusu da vardı ama eksikliğini hiç hissetmedik. İncirlik Nato Üssü’nün kurulmasıyla Amerikan aileleriyle yakın temasımız oldu. Tabi ki onların çocuklarındaki oyuncaklar bizi imrendirirdi ama kendi oyuncaklarımızı tahtadan yapmamız da ayrı bir zevkti. Amerikan müziğiyle, Rock’n Roll’la, hulahop’u ile erken tanışmış olduk. Amerikalılardan henüz şişelenmiş Coca-Cola gelmemişti. Coca-Cola şurubunu gazıyla karıştırarak bize Coca-Cola ikram etmişlerdi. Amerikalı asker aileler bizim kiracılarımız ve dostlarımız oldular ama onların yaşam tarzlarına pek de hayran değildik. Biz onlara göre kendimizi daha şanslı buluyorduk. Babamın bir küçük anısını paylaşayım sizinle: Babam İncirlik Üssü’nde Türk işçileriyle Adana sıcağında beton dökerken, bir Amerikalı çavuş koşarak geliyor ve işçilerimize İngilizce hakaretlerde bulunuyor. İngilizceyi iyi bilen Babam sinirlenip Amerikalı'yı betonun içine itiveriyor. Türk işçilerinin kahkahalarından kendini zor kurtaran Amerikalı nerde olduğunu anlamış oluyordu. Babama İncirlik’te yüksek eğitimli, Amerika’da çalışmış bir mühendis olarak özel bir şoförlü araba tesis edilmişti.


SM: Anneniz mimar ve babanız mühendis miydi?
KA: Babam İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun “mimar-mühendis”ti. Mimar-mühendisler diplomalarıyla proje tasarlayıp statik projesini de yapma eğitimine ve lisansına sahiptiler. Annem mimari projelerini tasarladıktan sonra babamdan statik projeleri için destek alabiliyordu. Annemin babama “İlhancığım bu taşıyıcı sistemi nasıl yerleştireyim?” derken, sonra çok düzgün bir taşıyıcı sisteme karşı çıkıp, “Aman sakın benim salonumun içine kolon koyma, onları dolapların içine sakla!” dediğini halen gülümseyerek hatırlıyorum. Annem Nezahat Sügüder Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduğu için mimarinin sanatsal ve insancıl tarafına çok önem verirdi. Ev planlarını tasarlarken adeta içinde dolaşır ve yaşardı. “İşte burada sabah kahvaltısı edilecek, çünkü güneş buradan doğacak ve hava buradan esecek.” gibi unsurlara önem verirken taşıyıcı sistemin düzenine fazla önem vermezdi. Belki de haklıydı çünkü iki katlı evlerde statik düzenin daha esnek olabilmesi mümkün. Ama annem ve babamın arasında sanat ve teknik konularda öncelik çelişkisi olsa bile, birlikte en optimumu bulur anlaşırlardı.
SM: Doğum tarihiniz 1949 değil mi? Amerikalı askerlerin aileleri ile Adana'da olmaları, sosyal ve kültürel bir etkileşim oluşturdu mu? Sinema ve müzik dünyası, yenilen, içilen şeyler, yiyecekler falan. Biraz bundan bahsedebilir misiniz?
KA: Doğru. İncirlik Hava Üssü kurulduğunda Amerikalı askerlerin NATO merkezi olarak yapılmış ama 1950’lerde henüz aileleri için lojmanlar yapılmamıştı. Öyle olunca Amerikalı subaylar aileleriyle birlikte şehrin içindeki konutlara yerleştiler. Örneğin bizim evimizin zemin katında iki Amerikalı kiracımız vardı. Onlarla dost olarak anlaşmamız zor olmadı. Kiracımız olan Amerikalılar bize PX'ten alışveriş de yaparlardı. Yeni Amerikan ürünleriyle böylece erken tanışmış olduk. Mesela bana bir Kovboy kemeri ve kot jean getirdiler. İstanbul'a nazaran Amerikan kültürünün Adana’yı daha belirgin bir şekilde etkilediğini sanıyorum.
SM: Adana’da Amerikalılar kent içinde rahat dolaştıklarına göre bugünkü gibi güvenlik sorunları yoktu sanırım?
KA: Bakın bir şey daha söylemem gerekiyor. Şimdiki Amerika ile o zamanlardaki Amerika’nın ülkemizdeki imajları bambaşkaydı. Sanki o devirde kendilerini daha ayrı ve elitist hissetmiyorlardı. Yani misafir olduklarını kabul edip bize ayak uydurmaya çalışıyorlardı ve küçümseme sergilemiyorlardı. Anlatabiliyor muyum? En azından biz böyle bir yaklaşımlarını hissetmedik. Ne yazık ki şimdi onlarda başka tür bir bakış açısını hissediyoruz sanki. Amerikalıların Ortadoğu ülkelerine “ikinci dünya ülkeleri” gibi baktıklarına tanık oluyoruz. Biz ailece Amerika'ya 1960’ta gittiğimizde de onların bize ayrı baktıklarını hissetmedik. Kalıcı göçmen olmadığımız için kendimizi “misafir aile” gibi görüp bizde onlara uyum sağlamaya çalıştık.
SM: Peki, anneniz tasarım yapıyor ve projeler çiziyordu. Biraz da ondan bahsedebilir misiniz? Sizin gündelik yaşantınıza mimarlığın etkisini anlamak istiyoruz.
KA: Annem evimizin bir odasını ofis olarak, yani stüdyo olarak kullanıyordu. Ancak şimdi farkında oluyorum ki annem çok iyi bir mimardı. Çocukken annem ev hanımlığına ve bizi eğitmeye fazla vakit ayıramazdı. Ben küçükken onun masasına yaklaştığımda “Oğlum gel sana şunu göstereyim, bak ben ne yapıyorum.” dediğini hatırlamıyorum. Hatta tam aksine “Odamdan çıkarsan ben daha rahat çalışabilirim” gibi bir yaklaşım sergilerdi. Yani ben o yaşlarda annemden pek fazla mimari bir eğitim almadım ama o evin içinde büyüdüğüm için belki o ortamdan bir şeyler kapmışımdır. Yani evimizin iç ve dış mimarisi geleneksel evlerden çok farklıydı. Hatta okul arkadaşlarım hayretle evimizi garipserlerdi.
SM: O evden kalan resimler var mı? Mesela o evin çizimlerini anneniz mi hazırlamıştı? Tasarımını anneniz mi yapmıştı?
KA: Babamla annem beraber çalıştıkları için projenin tam kime ait olduğunu bilemiyorum. Sonunda bir ortak çalışmanın ürünüydü evimiz.
SM: Evet, bu ilginç tabii. İnsan yaşamında mekan önemli bir etkendir. Mutfağın ailenin yaşamına göre tasarlanması, kahvaltının ve akşam yemeğinin orda olup daha çok orada zamanın geçmesi gibi alışkanlıklar varsa mekanların ihtiyaçlara göre tasarlanmaları önem kazanır doğal olarak.
KA: Dediğinize ek olarak annemin tasarladığı o evlerin çoğu Adana iklimine uygun evlerdi. Adana iklimi nasıl değişik derseniz? Adana’da sekiz ay balkonunuzda veya geniş terasınızda oturma şansınız olabiliyor. Geçmişte daha yeşil bir kent olduğu için Adana yaz aylarında şimdiki kadar sıcak değildi ve evlerde klima yoktu. Zaten çok sıcak olunca Adana boşalır ve Toros dağlarında yayla hayatı başlardı. Adana'da kışın sadece 1-2 ayı soğuk geçtiği için tek bir soba ile ısınabilirdiniz. Geleneksel evlerde olduğu gibi yaşam genelde geniş teras ve bahçelerde geçerdi. Hatta o evlerin terasları, salonlardan daha geniş ve konforlu olurdu.
SM: Söyleşide kitabı takip ediyoruz. Kitap bizim için çok iyi bir yönlendirici oldu. 1968 yılı ilk gençliğinizin geçtiği yıllar, değil mi?
KA: Evet 1960'ta ben 10 yaşındayken Amerika serüvenim başladı. Yani ben ortaokul ve lise eğitimimi Amerika'da tamamladım. Ondan sonra 1968’de üniversiteye devam ettim orada. 1960 yılının Mayıs ayında Türkiye’de askeri darbe olmuştu. O yaz, yurt dışına çıkma yasağı olunca Amerika’daki anne ve babamızın yanına gidemedik.
SM: Orada büyük olasılıkla, Amerikalılarla aynı okula gittiniz? Ortaokul ve lise eğitiminizde uyum zorluğu yaşadınız mı? Size bakış tarzlarından rahatsız oldunuz mu?
KA: Ortaokulda farklı olduğum için bir parça alay konusu olmuştum. Ben çok küçük yaşta Amerika'dan ayrıldığım için Türkçe şivem belliydi ve evimizde tercihen Türkçe konuşulduğu için bu şive devam etti. Hatta şimdi bile İngilizcem çok iyi olmasına rağmen şivem Amerikalardan değişiktir. Biz bunu bir handikap olarak görmedik. Tam tersi, babamız bunu bir karakterimiz olarak gördü. Belki bilirsiniz Amerika Dışişleri Bakanı Henry Kissinger çok belirgin bir Alman şivesi konuşurdu. Devlette önemli seviyeye ulaşmasına bir engel olmadı. O yıllarda Amerika'da yabancılara karşı şimdiki gibi bir ayrımcılık yok gibiydi. Eğer okulda ve meslekte başarılı olursanız yükselmenize de bir engel yoktu. Sadece İlk Amerika’ya gittiğimizde ırkçı bariz bir ayrımı fark ettik. Siyahların okulda olmayışı, toplu taşıtta en arkada ayrı oturmaları ve semtlerinin ve konutların tecrit edilmesi rahatsız verici bir ırkçılıktı. Biz Türkiye'mizde böyle bir ayrım yaşamadığımız için bize tuhaf ve yanlış gelmişti.
SM: Yani ABD dışından gelen bir kişi olarak hiçbir ayrımcılığa maruz kalmadınız mı?
KA: Kalmadık çünkü Amerikalılar bizi “beyaz" olarak gördüler. Beyaz veya siyah olmak kültürel değil sadece derinin rengiyle belirleniyordu. O tarihte Türkiye’yi Ortadoğu ülkesi olarak değil, bir Avrupa ülkesi olarak görüyorlardı. Ne yazık ki bu algı günümüzde değişti.
SM: Tabii Cumhuriyet’in oluşturduğu batılı ülke imajı onları da etkilemiş olabilir. Liseden sonra sekiz yıllık mimarlık eğitiminiz başladı. Biraz o eğitim süreçlerinden bahseder misiniz? Mimarlık eğitiminiz neden bu kadar uzun sürdü? Yoksa siz mi uzattınız?
KA: 1968 yılında University of Maryland'in 5 yıllık lisans programına girdim. Bu diploma mimarlık mesleğini icra etmek için yeterliydi. Ben mesleğimin yanında akademik kariyer yapmak istediğim için yüksek lisansta Cornell Üniversite’sine başvurup kabul edildim. Başlamam için Cornell’den burs alamayınca bir yılı İngiltere’de staj yaparak geçirdim. Stajım bir yıllık kayıp değil eğitimimin devamı oldu. İngiltere’ye giderken şöyle düşünmüştüm. Amerika'da eğitim alıp çok şeyler öğrenmiştim ama arzum İngiltere'de staj yaparak ve Avrupa'yı dolaşma imkanı bularak kültürel görgümü genişletmekti. Ne yazık ki İngiltere’de az maaşla ve yoğun çalışarak Avrupa'yı gezme fırsatını bulamadım. Hafta sonları ancak trenle İngiltere'yi gezebildim. Fakat bir yıl Amerika dışında staj yapmam Cornell'de “fellowship" (asistanlık) almamı sağladı ve böylece eğitim masraflarım karşılanmış oldu.
SM: Cornell’de iki yıl kentsel tasarım okudum dediniz ya, bir yıl stajdan sonra, bu yüksek lisansa mı denk geliyor yoksa sizin mimarlık yapma yetkisi almanız için gerekli olan bir şey mi?

KA: Hayır. Benim Maryland Üniversitesi’nden aldığım beş yıllık diploma lisans için zaten yeterliydi. İki yıllık “Master of Architecture” le tam 7 yıl okumam akademik kariyer için gerekliydi. Bence toplam yedi yıllık eğitimim mimari tasarım hocalığı için bizdeki doktora seviyesine eşit görülebilir. Bence mimaride tasarım dersi veren hocaların eğitimi diploma sonrası uzun bir pratik süreciyle beslenmeli.
SM: Beş yıllık lisans seviyesinde diplomayı aldıktan sonra doğrudan mimarlık yapılabiliyor muydu? Yoksa her eyalette mimarlık yapma koşulları farklı mıdır? Beş ana başlıkta yapıldığını duyduğumuz mimarlık yetkisi alma sınavlarının sürecinden biraz bahseder misiniz?
KA: Beş yıllık diplomanızı aldıktan sonra en azından dört yıl veya beş yıl yetkili bir mimarın ofisinde deneyim kazanmanız gerekiyor. Deneyimlerden aldığınız referanslarla imtihana girme hakkını kazanabiliyorsunuz. Bu İmtihan tam beş gün sürüyor ve mimarinin bütün mesleki konularını kapsıyor. Son beşinci gün tasarım konusu sabah sekizde başlayıp akşam sekize kadar sürüyor. İmtihanımla ilgili bir anekdot paylaşayım sizinle. Ben imtihana girmeden önce büyük bir şirkette çalışıyordum. Şirkette tasarımcıydım. Hatta daha sonra beni ortak bile yaptılar. Yani tasarım becerim kabul edildiği için birlikte çalıştığım meslektaşlarım bana şöyle demişlerdi: “Senin tasarım kabiliyetini biliyoruz ama uygulamayı o kadar iyi bilmeyebilirsin ve imtihanda zorlanabilirsin”. Çalıştığım şirkette tasarımla uygulama ayrı bölümlerdeydi. Yani tasarım stüdyosu avan proje seviyesinde uygulamayı diğer bir gruba devrederdi. Sanki otomobil fabrikasında olduğu gibi üretimde bir ayrışma vardı. Uygulama projesinde detaylar hazırlanır ve ruhsat almak için hazırlık yapılırdı. Mimari tasarım sadece sürecin başındaydı. Böyle olunca şirketimdeki arkadaşlarım “Sen bu imtihanda çok zorlanacaksın” demişlerdi ama hiç de öyle olmadı. Tam tersi, o beş yıllık imtihanda ben o dört günlük uygulama tarafını, yani proje uygulaması ve ofis yürütmesi, legal konular, tarih, teori falan hepsinden doksanın üzerine not aldım. Son gün tasarımdan kaldım. Tasarımda ben iddialı bir proje yapacağım derken sunumu bitiremedim. Yani enteresan bir şey yapmaya çalışırken o sekiz saat yeterli olmadı. Ertesi yıl tekrar imtihana girdiğim zaman daha basit bir proje yaparak çok rahat geçtim. Neticede sadece bir eyalette imtihana giriyorsunuz daha sonra eksik yeterlilik eğitimi alarak “NCARB - National Certificate” (Ulusal Kayıt)la üye olabiliyorsunuz. Onlar da sizi kabul ederlerse, diğer eyaletlerden de otomatik olarak lisans alabiliyorsunuz. Benim NCARB kaydım halen devam etmektedir. Örneğin, gerekirse tekrar eyalet yetkisi için başvurup Teksas'ta bile mimarlık yapabilirim.
SM: Bu beş günlük sınavın konu başlıklarını kısaca söyleyebilir misiniz?
KA: Evet imtihan konuları şöyle: Mimarlık tarihi ve bilgisi, arazi analizi ve ihtiyaç programı, statik tasarımı ve büro yönetimi konuları dahildir. Tabii, en önemlisi 12 saatlik proje tasarımıyla imtihan biter.
SM: İhtiyaç programı mı?
KA: Evet. Onu Amerika'da çok önemserler. Çünkü, müşteri çoğu zaman kullanım gereksinimlerini belirlese bile bunu ihtiyaç programına dönüştüremez. Yapının alanlarını ve birimlerin ilişkilerini detaylı belirlemek uzun bir süreçtir ve mimari deneyim gerektirir. Yanlış veya eksik program tüm tasarım sürecini menfi etkileyebilir. Onun için çok önemli bir konudur. Bundan sonra uygulama detayları: su yalıtımı, ısı yalıtımı, yönetmeliği kapsayan konular ve 4. gün mesleki yönetim ve hukuksal konularda imtihanda yer alır.
SM: Yönetmelikler, standartlar…
KA: Müşteriye karşı legal sorumluluğunuz, sözleşme hazırlamanın hukuki tarafları mimarlıkta önemli konulardır. Lisansınızı alıp bir ofis açıp mesleğinizi yürütecekseniz hukuksal sorumluluklara çok önem vermek gerekiyor. Bildiğiniz gibi Amerika’da “litigation” yani müşteriler tarafından mahkemeye verilme olasılığı çok yüksek. Amerika'daki mimarlar çok daha büyük sorumluluk aldıkları için çok daha büyük ücret oranlarıyla çalışırlar. Yani bizdeki gibi düşük ücret eşittir asgari sorumluluk yok.


SM: Evet, yetkimiz de kısıtlı. Mesleki sorumluluk sigortasından da bahseder misiniz?
KA: Çok önemli bir konuya değindiniz. Eğer siz zaman içinde fazla mesleki hata yaparsanız sigorta bunu karşılamak istemeyip poliçenizi yenilemez. Neticede, güncel sigortası olmayan mimara kimse güvenip iş vermez.
SM: Tabii, sigorta şirketi açısından riskli aday olursunuz. Mesleki sigorta konusunu ve uygulamasını bir mimar ile bu konuyu kayıt altına almak iyi oldu. Sizin oradaki mimarlık mesleği ile ilgili aktaracağınız başka şeyler var mı?
KA: Amerika’da bahsettiğimiz mimari risklerin yüksek olmasının olumsuz tarafına değinmek istiyorum. Bir mimar mesleğini icra ederken sürekli kendini davalardan koruma endişesiyle pek fazla risk alıp yaratıcı olmayı istemeyebilir. Proje yönetiminin her safhasında müşterisinden yazılı onay alması gereken mimarın enerjisinin büyük bir kısmını proje yönetimine ayırması gerekir. Böyle olunca mimarın tasarım ve uygulama konularına konsantre olması zorlaşır. Hele küçük bir mimari ofisin bu yükü kaldırabilmesi imkansız olur. Yaratıcı bir mimarın böyle çalışabilmesi çok zor. Aslında ben Türkiye'ye döndüğümde tüm bu endişelerden kurtulup mesleğimi daha rahat icra etme imkanını bulabildim.
SM: Mimarlık yapmanın da çok temel koşulları var. Bunu anlatmanız iyi oldu. Eğitim sonrası üç yıl kadar İstanbul’da çalışmalarınız olmuştu değil mi?
KA: Evet, 1976’da kısa devre askerlik yapmak için Türkiye döndüm ve sonra babamın Nişantaşı ofisinde çalışma amacıyla İstanbul’da kalmaya karar verdim. Birlikte çalışmamız çok uzun sürmedi. Çünkü 70’ler sonunda ekonomik bir bunalım vardı ve babamın da çok fazla projesi yoktu. Arzu ettiğim kapasitede mimarlık yapamamam benim moralimi bozdu. Bir ara yurt dışı seyahatler sınırlanıp önce iki senede bire, sonra üç senede bire ve hatta dört senede bire indirilince çok sıkıldım. Döviz sıkıntısından dolayı Türkiye dışından mimari literatür getirmek bile engellenmişti o dönemde. Böyle bir ortamda mesleğimde gelişebilmem zorlaştı. Proje yapabilmek için kendime yeni iş ortakları bulmam gerekti. Ortaklarımdan ilki Güzel Sanatlar’dan mezun olmuş Gümülcineli Erol Erdem, diğerleri yine aynı okuldan mezun olup İsviçre’de çalışmış olan Feridun Falay ve bir de Güney Amerikalı, Şili’den gelen Samuel Rosenberg’ti. Biz 4 ortak önce Beyoğlu Asmalı Mescit Sokak'ta bir yer kiralayıp büromuzu açtık. Daha sonra Dolmabahçe yakınlarında bir yere taşındık ve son olarak babamın Mecidiyeköy’deki ofisinde bir oda kiralayarak çalışmalarımızı sürdürdük.
SM: Uluslararası bir organizasyon gibi olmuş.
KA: Evet ama işlerimiz uluslararası değildi. Küçük çapta, mütevazi ölçeklerde projelerle tasarım ve uygulama yapabildik.
SM: Genç olduğunuzdan mı? Genç mimarların iş alma şansı olmuyor mu? Ne düşünüyorsunuz?
KA: Hayır, ekonomik sıkıntı içinde olan Türkiye’nin zaten fazla proje talebi yoktu. Bu yıllarda birkaç proje yarışmasına da katıldık ama netice alamadık. Böyle olunca benim mesleki hevesim çok kaçtı, çünkü Türkiye'ye dönmemin asıl sebebi Avrupa'ya yakın olup o seviyelerde mimarlık yapmaktı. Ekonomik sebepten dolayı Türkiye’de içine kapanmak beni ciddi rahatsız etti. 1979 yılında Amerika’dan, Kentucky Üniversitesi’nden, hocalık yapma teklifi gelince benim yurt dışına çıkabilmem için bir fırsat oldu. Cornell’den sınıf arkadaşım orada hocalık yapıyordu ve o üniversiteden bana davetiye gönderilmesini sağladı. Davetiye geldiği zaman sadece 15 gün içinde yurt dışına çıkmam gerekiyordu. Davetiye mektubu geç elime geçtiği için, hazırlıksız çok kısa sürede Türkiye'den ayrılmaya mecbur kaldım. Hızlı bir şekilde de 2-3 gün içinde toparlanıp uçağa bindiğim için cebimde çok sınırlı döviz vardı. Amerika’ya varınca ilk durağım önceden tanıdığım başkent Washington DC oldu. Kentucky Üniversitesi’ne mülakat için gitmemden önce mezun olduğum Maryland Üniversitesi’ni ziyaret ettim. Oradaki hocalarım da Kentucky yerine Maryland de kalıp onlarla hocalık yapmamı teklif ettiler. Ben ilkbaharda gitmiştim ve eğitim dönemi Eylül ayında başlayacağı için teklifi düşünmem için biraz vaktim vardı. Ardından beni önce davet eden Kentucky Üniversitesi’ne gittim. Orada Dekan Eardley ile tanıştım, sunum yaptım ve sınıf arkadaşım Judi Dimaio’nun proje jürilerine katıldım. Neticede Dekan Eardley bana hocalık teklifinde bulundu ama çok sınırlı bir maaş verebileceği için Washington’a dönüp daha iyi tanıdığım Maryland Üniversitesi’nde hocalık yapmayı tercih ettim. Başkent Washington çevresinde yaşamakla Orta Amerika’daki küçük Lexington, Kentucky'de yaşamak eşit fırsat gibi gelmedi bana. Yaz başında tekrar Washington’a dönünce yaz döneminde acilen geçimimi sağlamak için Alexandria Virginia’da bir iç mimari bürosunda çalışmaya başladım. O dönemde henüz arabam olmadığı için bayağı zorluk çektim. Sonbaharda hem yarı zamanlı stüdyo derslerine girmeye başladım ama aynı zamanda Mimarlık ve Mühendislik hizmetleri veren ve kalabalık kadrosu olan VVKR (Vosbeck and Vosbeck, Kendrick and Redinger) şirketinde tasarım bölümünde çalışmaya başladım. Neticede iki mimar kardeşin kurduğu 200 kişilik, mimari, iç mimari, peyzaj ve mühendislik dahil tüm proje hizmetleri veren o şirkette tam 9 yılı aşkın çalışıp genç ortak seviyelerine erişmiştim.


SM: Bir yapının gerçekleşmesi için gerekli olan tüm proje hizmetleri dahil miydi?
KA: Büroda tüm proje hizmetleri dahildi. Sadece inşaatın müteahhitliği dahil değildi. Ama inşaat kontrollüğü hizmetleri de istenirse ek olarak veriliyordu.
SM: Anlattıklarınızdan müteahitin hak edişlerini ödemek, inşaattaki imalatları teknik anlamda kontrol etmek, ruhsat süreçlerini takip etmek gibi işlerin bahsettiğiniz hizmete dahil olduğu anlaşılıyor. Ülkemizde de “müşavirlik hizmetleri” adı altında hem proje yönetimi hem de inşaat yönetimi hizmetlerini yapan firmalar teknik ekibi olmayan bir mal sahibinin proje elde etme ve inşaat sürecini yönetebiliyorlar.
KA: Evet, bu ek hizmet mimarın elini kuvvetlendirerek inşaat kalitesinin daha yüksek olmasını sağlamış oluyor. Amerika'da yatırımcı “developer” ve uygulayıcı müteahhit ayrı kişiler. Yatırımcı araziyi ve finansmanı tedarik ediyor sonra mimarla anlaşma yapıyor. Mimar yatırımcının bütçesine uygun program ve projeleri yapıp ihaleyi yönetiyor. İhale sürecinden değişik müteahhitlerden teklif alınıyor. Böyle olunca inşaat sürecinde mimarın kontrolü ve yönetimi daha etkin olabiliyor. Mimarın imzalı onayı olmadan müteahhit hak ediş ödemesini alamıyor. Tabi inşaatın uygulamasında hatalar olursa müteahhit kadar mimarda sorumluluk altında. Neticede daha fazla sorumluluk alan mimar daha yüksek ücret talep edebiliyor.
SM: Mimar işin başında olduğu için proje dışı imalat yapılmasının önüne geçmiş oluyor.
KA: Amerika’daki bu sistemle en son yaptığım projenin uygulamasında daha fazla kontrol edebilme imkanım oldu. Mersin Üniversitesi Denizcilik Fakültesi projesinde Mersin Deniz Ticaret Odası bizi mimar olarak tuttu. Programını ve projeyi biz hazırladık. Sonra ihale dosyasını ve uygulama detaylarını biz hazırlayınca müteahhitlik sözleşmesine mimarın imzası olmadan ödeme yapılmayacak diye kontrollük maddesi ekleyebildik. Bu anlaşmayı kabul eden müteahhitler arasından en güveniliri tercih ettik. Böyle olunca daha kaliteli bir yapı inşa ettiğimizi düşünüyorum. Bence işveren, mimar ve müteahhit arasında “uyumlu bir üçgen” işin en başında oluşturmak yapının kaliteli inşa edilebilmesi için çok önemli bir anahtar.
SM: Burada üçüncüsü sorun olabilir mi? Biz de onu savunuyoruz da mimarlar Türkiye’de pek tasarladıkları yapının inşaatının başında olamıyorlar. Bizce uygulama süreci eksik gerçekleşiyor. Sonuçları işte görebiliyoruz, projeler yerinde değiştirilerek yapılınca hem teknik anlamda hem estetik anlamda keyfiyet içeren sıkıntılar kaçınılmaz oluyor. Bazen bu bedelleri toplum olarak çok ağır ödüyoruz. Burada sizin içinde bulunduğunuz durumlar da bunu gösteriyor. Mimar projesini sahiplendiği yapının inşaatında işin içinde ve başında bulunması gerekiyor.
KA: Hatta, şimdiki yapı denetim sistemi ile mimarın kontrolü daha da sulandırılmış görünüyor. Yapı denetim sistemiyle yapının mimari tasarıma hakim ve bilgisi olmayan kişilere kontrollük hizmeti veriliyor. Bizce bu çok yanlış bir sistem çünkü mimara güvenmeyip başka bir deneticinin uygulayıcı tarafından ücreti ödenerek devreye girmesi ne kadar güvenli olabilir? Hatta bu denetim şirketini de mimar seçemiyor. Onu bir havuzdan belirliyorlar. Bence bu çok yanlış çünkü tayin edilen yapı denetim şirketi projeyi tanımadığı için kontrol etmesi de zor olabiliyor. Neticede, mimar yapı sürecinde kendi sorumluluklarını azalttıkça yapı kalitesinin kontrollüğünden de uzaklaşmış oluyor. Halbuki mimarı bir orkestra şefi olarak görmemiz gerekiyor. Bir geminin kaptanı gibi mimar sorumluluk alırsa uygulamayı organize edip takip edebilir. Sadece mimarı projenin hazırlanması ve ruhsat alınması ile sınırlarsanız netice projeye uygun çıkmayabilir. Aslında ruhsattan sonrası birçok yerinde verilecek karar var. Bu kararların tasarıma ve duruma uygun olmasını ancak proje mimarı karar verebilir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen ülkemizde nitelikli yapılar uygulanıyor. Meslektaşlarımı bu başarılarından dolayı takdir ediyorum. Bu kadar zor şartlar içinde bu kadar güzel binaları uyguladıklarını görünce onlara bravo diyorum.
SM: Mimarlığın ve mimarın geldiği bugünkü durum, kamu yönetimlerinin tavrı, mevzuat eksikliği, yasal bir dayanak olmaması çok temel sorunlar olduğunu gösteriyor. Avrupalılar gibi mimarlık mesleğini yürütebilmemiz için mevzuat kısmının kesinlikle çözümlenmesi gerekiyor. Bugünkü ihale yasasının içinden mimarlık hizmeti alımı çıkarılmalı. 1979 ve 1992 yılları arasında ABD’de geçen bir meslek döneminiz var. Bu çok uzun bir evre tabii. Bu 13 yıllık dönemde akademik görevler üstleniyorsunuz, serbest mimarlık yapıyorsunuz, değil mi?
KA: Değindiğiniz gibi bu yıllarda Amerika'da yoğun bir meslek süresi geçirdim. Uzun bir süre, daha önce bahsettiğim büyük şirkette küçük ortak olarak çalıştım. VVKR çok başarılı bir firmaydı, ama firma sahiplerinin yaşlanmasıyla, şirketi İsviçreli bir firmaya satmaya karar verdiler. Çalıştığım firmayı satın alan Seuter and Seuter firması kendi elemanlarıyla yeni bir düzen kurmak istediler. Bu benim için bir ders oldu. Yıllarca bir yere emek verince elinizde olmaya sebeplerden dolayı pozisyonunuz değişebiliyor. En doğrusunun kendi ofisimi açmam olduğunu bu tecrübe ile anlamış oldum. Başlangıçta açacağım iki kişilik mimari firmayla büyük işleri alma imkanım olamayacağını anlamam pek uzun sürmedi.
SM: Kitabınızda ABD’de tasarımını yaptığınız çok önemli yapıların olduğunu görüyoruz. Frank Reeves Washington Belediye Binası ve diğerleri sizin ortaklık sürecinde tasarladığınız yapılar mı?
KA: Projelerimizin büyük bir kısmını web sayfamız arikoglu.com da izlemeniz mümkün. Frank Reeves Belediye Binası için çok rahat bir şekilde tasarımının bana ait olduğunu söyleyebilirim. Bu yapı Washington DC içinde olduğu için ancak Washingtonlu mimari şirket işi alabilirdi. Çalıştığım VVKR Şirketi Virginia eyaletinde olduğu için Washington içinde ayrı bir uydu ofis açılması gerekti ve idaresi bana verildi. Bu küçük büronun başındaydım. Dolayısıyla tasarımını sahiplenebiliyorum ama tabii proje üretimi bir takım işiydi. Merkez Virginia ofisinden sürekli destek aldık. Yanımda çalışan mimarlarla uyumlu çalışabildim.
SM: Amerika'da proje yarışması yapılıyor mu?
KA: Yapılıyor, ama Amerika’da çoğu yarışma davetiyeli çıkıyor. Örneğin ilk etap için 6-7 mimarlık şirketi ücretli davet edilir. Sonra onların arasından 2 tanesi finale kalıp 2. etapta son seçim yapılıp iş böyle verilir.
SM: 2000 yılından önce Türkiye’de de kamu kurumlarının 8-10 büro sahibi deneyimli mimarları davet ettikleri yarışmalar vardı. Sonrasında ihale yasası içinde yer alan yarışmalar yönetmeliğinin yeni düzenlemeleri ile özellikli bir konuda deneyimli kişilerin deneyim dosyası vererek yeterlilik aldıkları ön seçimli yarışmalar yapılmaya başlandı. Jüri bu dosyaları değerlendirir ve ilk sekize girenleri yarışmaya girmeye değer bulur. Böyle bir ortamda bulundunuz mu Türkiye'de?
KA: Evet, iki ayrı üniversite kampüs master plan yarışma projelerinde yer aldım. Bunun ilki Mersin Üniversitesi Kampüs Planı davetli yarışmasıydı. Erkut Şahinbaş hakkıyla o yarışmayı kazandı. Önce Erkut Şahinbaş ve Turgut Cansever’le birlikte ben vardım. Çok saygı duyduğum mimar Turgut Cansever ile benim birlikte çalışmamız kolay olmadı. Ara jüri değerlendirme sonrası Turgut Cansever ile aramız açıldı. Ben kendi ekibimi kurup ayrı bir proje hazırlayıp sundum. Neticede Erkut Şahinbaş yarışmayı hakkıyla kazandı ve kampüs yerleşim projesini uyguladı.
SM: Bu yarışma hangi yıl yapılmıştı?
KA: 1993 veya 1994 olabilir. Yani Adana’ya ilk döndüğüm yıllarda proje yarışması olmuştu. Bir de şöyle bir yarışma deneyimim oldu. Belki de kitabımda “Semerkant Kentsel Canlandırma Proje Yarışması" olarak görmüşsünüzdür. Amerika'dayken, sınıf arkadaşım Faruk Yorgancıoğlu ile bu yarışmaya birlikte girmiştik. Bu Ağa Han’ın sponsor olduğu bir uluslararası yarışma projesiydi. Bu yarışmada birinci projelerin arasına girdik. Bizim dışımızda dört tane firma daha vardı kazananlar arasında. Bir fikir yarışması olduğu için beş tane birincilik verdiler. Biz de Amerikan Mimarlar Odası’ndan başvurduğumuz için Türk mimarlar değil Amerikalı mimarlar olarak ödül aldık. Ama şansımıza tam yarışma sürecinde Sovyetler Birliği dağıldı ve Özbekistan bağımsızlığını kazandı. Böyle olunca tabii o projenin uygulama safhası iptal edildi. Yarışma sonrası ödül almak için Taşkent’e davet edildik ve iki hafta Özbekistan’ı gezme fırsatımız oldu. Gezide Semerkant, Buhara ve Khiva gibi çok değerli Orta Asya kentlerini görme imkanımız oldu. Bu deneyimin uzun bir hikayesi var ama şimdi onun detayına girmek istemiyorum. Neticede Faruk ve ben çok güzel bir yarışma deneyimi yaşadık. Ardından Mersin Üniversitesi yarışmasını kazanmadık ama kampüsün son yapısı olarak önemli binalarından birini tasarlamış oldum. Denizcilik Fakültesi binamız kampüsün en yüksek kotunda, Mersin panoramasına hakim konumda yer almaktadır. Adana Teknoloji Üniversitesi Kampüs Planı Yarışması’nı da kazandık. Kampüs planını ve bütün yapılarını biz projelendirdik.
SM: Serbest Mimar Dergisi’nin 2020 yılındaki dosya konusu üniversitelerde bu kampüs de yer almıştı. Böylece sizin bir yarışmacı yönünüzün olduğu ortaya çıkıyor. Aslında yarışmaların, mimarın hayatında özellikle genç yaştayken çok önemli olduğuna inananlardanız. Gençlerin ülkedeki mimarlığın gelişimine fikri düzeyde etkisi de çok güçlü oluyor. Biraz bu yarışmalar hakkında konuşmak ister misiniz? Yarışmalar mimarlara, mimarlığa ne katıyor?
KA: Cevap vermek isterim ama büyük yarışma projelerinde çok fazla katılımcı olduğu için çok yüzeysel bir seçim olabiliyor. Yani proje değerlendirmesi çok hızlı geçiyor. Ben katılmadığım projelerde jüri üyesi de oldum ve değerlendirmelerde görsellerin ne kadar etkin olduğuna şahit oldum. Sadece görsellerin etkisiyle, yapıların işlevlerine çok fazla vakit ayıramadan seçim yapıldığını gördüm. Görünürde yarışmalarla çok başarılı yapılar elde edilemiyor sanırım. Biraz ön yargılı düşünmüş olabilirim ama bizim kaybettiğimiz yarışmalarda projelerimizin detaylı incelendiklerini düşünüyorum. Bizim projemizin de iyi olduğunu düşünüyorum ama mansiyon bile alamamış olmasını anlayamıyorum. Sanırım biz projenin uygulanabilirliğine fazla önem verip çok fazla detaylarıyla uğraşıyoruz. Halbuki yarışmalarda jüri tartışırken bu tip problemlerin daha sonra çözüleceğini düşünüp genel yaklaşıma ve estetik unsurlara daha fazla önem veriyorlar. Yani detaylar nasıl olsa daha sonra çözülür diye düşünmüş olabiliyorlar. Bence bazı iddialı projelerin çözümlenmeleri çok büyük maliyetler yaratabilir. Neticede en önemli olan projenin görseli oluyor. Binanın dış paketlemesi, görüntüsü, estetiği öncelik kazanıyor. Bu beni biraz rahatsız eden bir konu çünkü ben mimarinin fonksiyonundan yoğrularak estetiğin çıkmasına inanan bir uygulayıcı mimarım. Sadece estetiğin önde olması bana uygun gelmiyor. Benim için işlev ve yapısal unsurlar daha önemlidir. Böyle olunca yarışmalarda çok başarılı olamadım ve artık katılmak da istemem.
SM: Bizim gözlemlerimiz de aynı. Biz de benzer şeyleri düşünüyoruz. Deneyim arttıkça bir yarışmada risk alma eğilimleri azalıyor. Özellikle genç mimarların yapı ile ilgili yönetmelikleri, standartları gözetmeden özgür tavırları, fikri zenginlik yaratıyor ve jürileri etkiliyor doğal olarak. Mimarlık ortamının gelişmesinin yarışmalar ve genç fikirlerin rekabet ortamını ve mimarlığı besleyici olduğunu, yarışmaların mimarlık ürününün görünürlüğünü sağladığını düşünüyoruz. Yurt dışında başka yarışmalarınız oldu mu? Onların seçimlerini nasıl değerlendirdiniz?
KA: Ben Amerika’da hocalık yaparken Paris'te “Les Halles Uluslararası Yarışma Projesi”ne de katılmıştık. Yarışmaya 680 tane proje katılmıştı ve projemiz son etaba kalanlar arasındaydı ama mansiyon bile alamadık. Ayrıca Amerika'da bir yarışmaya daha katılmıştık. Yarışmanın konumu Baltimore'un içinde büyük bir alanda bulunan konut projesiydi. O yarışmada da neticede alamadık. Bu yaştan sonra ben artık yarışmalara girmek istemiyorum. Çünkü zaten hem yaşım hem de enerjim artık müsait değil. Bir de kabul etmem gerekir ki gençler yarışmalarda daha iyiler. Jüri üyelerinin bireysel tercih ve tarzlarını çok iyi etüt edebiliyorlar. Ben kendi mimarimi yapmaya çalışırken bu unsurları düşünemiyorum. Bir örnek daha verebilirim. En son Mersin Sahili Düzenlemesi için bir yarışma projesine katıldık. Ben liman kentlerinin denizin sahiliyle yakın ilişki kurmasını çok önemserim. İzmir Limanı Proje Yarışması’nda da aynı yaklaşımdaydık, orada da kent dokusunu denizle ilişkilendirdik. Yani kamusal yaşamı denizin kenarına yaklaştırdık liman kentinin denizle ilişkisinin kuvvetli olmasını istedik. Meğer Türkiye’de kent planlamacılara göre bu çok fazla arzu edilmeyen bir yakınlaşmaymış. Sahillerin tamamıyla özel yapılardan arındırılarak açık parklar olarak halkın kullanımına bırakılmasını daha doğru buluyorlarmış. Hatta yarışma sonrası jüri üyesi olan bir arkadaşım aynen bunu bana söylemişti.


SM: Kamusal alanı arttırma çabası.
KA: Evet, neticede kent dokusunun içinde bulunan sokak ve meydanların hepsi kamusal alan oluyor. Bazı yerlerde tam sahil kenarında yalı gibi binaların olması çok mu yanlış oluyor? Öyleyse hayran kaldığımız tüm boğaz yalılarını da hatalar zinciri olarak görmemiz gerekmez mi? Bakın kentin dokusu sahilde yer almazsa orda kentin yaşam hayatı da oluşamaz. Komik tarafı sahilin sadece kamuya açık kalması için direnen kişiler deniz kenarında yapılaşan Mersin Marina gibi alışveriş merkezlerine itiraz edemiyorlar. Hatta Ataköy’ün sahilini tamamıyla kamuya kapatan yüksek yapılı siteye de fazla bir şey diyemediler. Bence kent yaşamının bazı yerlerde denizin üzerine olması gerekiyor. Bizim boğaz köyleri Arnavutköy, Ortaköy ve Bebek hepsi suyun üzerinde yer alıyor. Almanya’da Hamburg örneği. Deniz kentlerinin böyle olmalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Evet, genelde halka açık sahiller parklar olabilir ama sahil otoyolunun dışında kalan tüm yeşil alanın kentten soyutlanması tercih edilmez. Göztepe Sahili’nde olduğu gibi hızla akan trafik yayanın sahile rahat ulaşmasını engelliyor. Yayalar o büyük yolu geçtikten sonra parka ulaşıyorlar ama hiçbir zaman denizin üzerinde kalıcı kent yaşamı devam edemiyor. Biz bunun aksini İzmir'de ve Mersin yarışmalarında önerdik. En azından aykırı bir fikir olarak mansiyon alabilmeliydik. Alamadık. Ondan dolayı yarışmaların değerlendirme süreçlerine biraz kırgınım.
SM: Antalya’yı az çok biliyoruz. Özellikle Konyaaltı kıyı bölgesini. Orada da sizin bahsettiğiniz profile benzer bir çevre kullanım profili vardır. Önce kumsal, sahil vardır, sonrasında kafeler başlar, daha sonra koşu ve yaya yolu, en son da trafiği yavaşlatılmış bir taşıt yolu vardır. Taşıt yolundan sonra da ticari yapılar yer alır. Fakat o taşıt yolu eskiden hızlı bir yoldu. Şimdi artık taşıtla hızlı gidemiyorsunuz o yolda, sanki araba yokmuş gibi yayalar karşıdan karşıya rahatlıkla geçebiliyorlar.


KA: Böylece tabii, yani yolun malzemesinin değişmesi ve yayanın sahile ulaşımının teşvik edilmesiyle, çok olumlu bir gelişme olmuş.
SM: Tabii orada parke kaplama yapmışlar. Arnavut kaldırımına benzer bir taş parke kaplama var. Yani araba tekerleklerinden gelen sesler biraz hızlandığınız zaman araçtaki herkesi rahatsız ediyor
KA: Trafiği yavaşlatmak çok doğru bir karar olmuş. Ama karşıya geçen yayalar için denizin kıyısında kamusal çekim merkezleri oluşabilmiş mi? Şimdi Mersin’in sahiline dönersek; sahilde boydan boya uzanan boş bir yeşil alan yaratmışlar ama daha sonra halka açık bu parkın sürekliliğini kesen “Mersin Marina” adında bir alışveriş merkezi artı marina yerleştirilmiş. Demek ki deniz kıyısında özel ticari kullanımların olmasına izin verilebiliyor. Bunun doğal bir ihtiyaç olduğu anlaşılmış. Liman kentlerinde insanlar denizin üzerinde de vakit geçirmeyi arzu ediyorlar. Bence kullanım sadece alışveriş merkezleriyle değil, kentin dokusu sokak meydanları ve günlük yaşamıyla deniz kıyısına ulaşabilmeli. Çünkü kent dokusu her zaman canlı kalacaktır. Sokakta yürüyen yayalarla ve zemin üstündeki konut yaşamlarıyla ortam sürekli hareketli ve canlı olur. Konutların varlığı sahil sokaklarını renklendirir. Bunu alışveriş merkezleri yapamaz. Ben liman kentlerinde yaşamın deniz sahiliyle yakın ilişki kurmasını çok önemsiyorum. Ne yazık ki planlamada bu düşünceyi destekleyen yeni örnekleri göremedim. Genelde sahil bulvarlarının yanındaki yeşil alanların içinde Ataköy Alışveriş Merkezi benzeri ve kamuya kapalı siteler yer alabiliyor. Hatta Galataport da, yolun sonunda, iki adet güzel müze binası olan çok şık bir alışveriş merkezi değil mi? Sizde görüp gezmişinizdir sanırım.
SM: Henüz İstanbul Modern’in içini göremedik. 2022’de henüz müze açılmamıştı ama müze çevresini ve sahil kullanımını detaylı olarak görmüştük.

KA: Evet Galataport çok güzel bir alışveriş merkezi ama İstanbul’un dokusuyla bütünleşmiş değil. İstanbul'un karakterini kent dokusuyla denize yaklaştırmıyor. Çoğunlukla ticari kullanımların içinde Renzo Piano’nun tasarladığı İstanbul Modern yabancı bir büyük yolcu tur gemisi gibi sahile yerleşmiş. Çevreleriyle tüm bu yapılaşmalar sahildeki insan ölçeğini bayağı aşmış ama mimarilerinin gayet sofistike ve kaliteli olduklarını kabul etmemiz gerekiyor. Bu binayı ben de beğenip alkışlıyorum ama kentsel tasarımcı olarak uygun bulamıyorum. Çünkü İstanbul'la referansı olmayan, uçak gemisi gibi bir bina yerleşmiş manzaraya en hakim olan konuma. Bence müze binaları genelde sergiledikleri sanat eserleriyle içe dönük bir değer yaratırlar ve çevrelerini canlandırırlar ama tarihi İstanbul’un en güzel manzarasını Renzo Piano'nun güzel binasının hakim olup kapatması hatalı olmuş.
SM: Renzo Piano’nun bir tasarımının Türkiye’de olması çok değerli bir durum elbette. Farklı yönleri ile değerlendirmeler yapılıyor tabii. Boğaz cephesindeki açık balkonlar çok dikkat çekici. Mesela bu balkonları iskele gibi yorumlayanlar var. Zemin katın tamamen şeffaf olması, arkasındaki caminin olduğu meydanla sahil yolu ve Boğaz arasında bir şeffaflık sağlıyor. Binanın işlevi müze olduğu için daha çok içe yönelik bir yapı. Birdenbire deniz sizin müze mekanınızda ikinci plana düşüyor. Ama daha kuzeydeki alışveriş merkezi kıyıda yer almasına rağmen atriumlardan oluşan, sahilde kapalı kutular gibi işleyen dış mekanla ilişkisi olmayan yapılar. Bu durum çok olumlu bir kıyı yaşantısı oluşturamıyor.
KA: Bu görüşünüze bir ekleme yapmam gerekiyor. Bunu da kabul etmemiz lazım ki İstanbul sadece bir “anadolu kenti” değil. İstanbul’un bir “dünya kenti” olarak dış dünyaya açılması kabul edilebilir. Onun için Renzo Piano'nun bu binası da doğru yerini bulmuş diyebiliriz. Ben de buna saygı duyabilirim, ama daha değişik bir yaklaşımla Galataport, daha küçük ölçekte birçok sanat galerisiyle bir “sanat semti” olabilirdi. Yani sadece iki adet çok büyük müze ve ticari yapı olacağına daha küçük yapılarla kent dokusu birleşebilirdi. Siz de haklısınız, müzeler içe dönük mekanlar yarattıklarına göre denizin kıyısında olmaları gerekmiyor. Yanlış bir yerde o müze bana göre. Diğer yandan, Renzo Piano'ya ait bir binanın orada olması ve boğazdan görünür olması İstanbul için ayrı bir uluslararası değer. Bu aralar ben zaten artık bütün konuşmalarımı mimarlık yerine kentsel tasarım hakkında yapıyorum. Biz mimarlar güzel kaliteli binalar yapsak bile çevrelerindeki kentin kalitesi düşükse, onların anlamı kalmıyor çünkü kamusal kent yaşamı yapıların dışında gelişiyor.
SM: Kentsel tasarım süreçlerini konuşurken daha çok sözü size bırakacağız. Üniversite kampüs tasarımlarını kitabınızda kentsel mekan ve ilişkilerin küçük ölçekte ele alınması olarak yorumluyorsunuz. Kentsel planlama eğitimi de almış biri olarak sizin Çukurova ve Adana üzerine düşüncelerinizi merak ediyoruz. Kentte aksayan neler gördünüz, neler olması gerekiyor? Bu kent gözlemlerinizi kentsel gelişim, dönüşüm süreçleri açısından ele alabilir miyiz?
KA: Kent konusunu şöyle çok önemsiyorum. Bundan sonra gezegenimizde sürdürebilirlik önemliyse, yerel olarak yaşam tarzımızın değişmesi gerekiyor. Enerji tasarrufu bireysel yapılara güneş enerji panelleri yerleştirerek, tepelere rüzgar pervaneleri koyarak, elektrikli otomobillerle halledilecek bir mesele değil. Eğer küresel ısınmanın hızını kesmek istiyorsak sürdürülebilirlik konusuna daha geniş kapsamlı bir açıdan bakılması gerekiyor. Bu kırılgan çok nadir güzel gezegenimizin üzerinde insan türünün yaşam tarzının küresel boyutlarda değişmesi gerekiyor. Büyük metropollerin içinde ve aralarında ulaşım mesafeleri artıkça enerji bağımlılığımız katlanarak artmaya devam edecektir. Bu sorunların geniş yollarla ve toplu taşıma sistemleriyle çözülmesi imkansız görünüyor. Öncelikle, metropollerin tek merkezli genişlemesinden vazgeçilmesi gerekiyor. Günlük hayatımızı kentin bir ucundan öbür ucuna ulaşmakla geçirmenin getirdiği zaman ve enerji israfı anlamsızlaşmış durumda. Genel olarak tüm ihtiyaçlarımızı yürüme mesafelerinde halledebilirsek motorlu araçlara ihtiyacımız sınırlanır. Bacağımıza güvenerek ulaşımı sağlarsak hem enerji tüketimi azalır hem de daha sağlıklı yaşam elde edebiliriz. Yani büyük metropoller yerine kentlerin daha küçük, yürünebilir semt birimleri tarzında genişlemelerini planlamamız gerekiyor. Ancak böylelikle biz güzel vatanımız Anadolu’yu “asfalt ormanı” na çevirmekten kurtarabiliriz. Beni en çok üzen şey nedir biliyor musunuz? Biz ülkemizde hızlı büyüme ile çağdaş yaşama ve refaha kavuşacağımızı sanıyoruz. Enerji üretimini çoğaltarak daha hızlı ilerleyeceğimizi düşünüyoruz. Tam tersi biz büyüdükçe, talep ve arz artıkça israf ve çevre katliamı da çoğalıyor, ama Anadolu büyümüyor ve neticesinde tükeniyor. Aslında büyümeyi sınırlandırıp kaliteyi yükseltmemiz gerekiyor. Şöyle düşünen olabilir: "Ülkemizin nüfusu ve üretimi büyümezse o halde ekonomi çarkı nasıl döner?” Halbuki her şeyin ölçeğini büyütmek yerine kaliteyi yükseltmekle ekonomi çarkı canlı tutulabilir. Nüfusun sınırlanmasıyla ve bireylerin daha değerli olmasıyla ekonomi yükselebilir. Aynı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi refah seviyemiz yükselebilir. Bu konuda kentin tasarımı konusuna dönersek şu örneği verebilirim: Carlos Moreno adında bir Kolombiyalı kentsel tasarımcı mimar “15 dakikalık şehir" diye bir yeni teori çıkardığını sanıyor. Yeni bir şeymiş gibi bizim eski Adana kentimizi tarif ediyor. Çocukluğumun Adana’sında 15 dakika içinde her şeye erişebilir bir kentte yaşıyorduk. Ayrıca boğazköylerimizde ve İstanbul’un geçmiş mahallelerinde böyle bir kent yaşamı mevcuttu. Biz yanlış planlama kararlarıyla bu yaşam tarzından vazgeçip bugünkü yaşanması kalitesiz ve sağlıksız büyük metropolleri inşa ettik. Barınmayı, çalışma ve iş merkezlerini ve alışverişi birbirinden ayırarak motorlu araçlara bağımlı planlamayı tercih ettik. Böylelikle sabah trafiğinde herkes için tekil olarak bir arabanın içinde evden işe, işten eve, alışverişe, okula ulaşmak bir çile oldu. Çocuklarımız zavallılar, yürümüyorlar okullarına, servislerle gidiyorlar. O servislerin içinde oksijen alamıyorlar, sıkışıyorlar. Bu nasıl rasyonel olabilir ben anlayamıyorum. Biz neden bu yaşamı tercih ettik? Benim hafızamda olan sürdürülebilir ortamın içinden çıkıp, buraya gelmemiz çok yanlış oldu bence. Evet, “çağdaşlığı” daha akılcı yumuşak şekilde yakalayabilirdik. Çağdaş olmak için her şeyi daha genişletip büyütüp, daha devasa yapmaya ihtiyacımız yoktu. Büyük hastaneler, büyük havaalanları, her şeyin daha büyüğü teşvik ediliyor. Ama her şeyin daha büyüğü, daha fazla motorlu araç, daha fazla dolaşım ve daha fazla tüketim ve israf ile neticeleniyor. Bu çokluğun içinde insanların birey benlikleri yok olmaya başlıyor. Örneğin ben bir devlet hastanesine gittiğimde içinde kayboluyorum. Bir mahalle ortamında veya kent semtinde küçük yapılarla insan ölçeğini temin etmek daha kolay olabilir. Kentler semt birimleri halinde büyürlerse ve aralarında da yeşil alanlar korunursa merkezlerinden doğaya yaklaşımı mesafesi de 15 dakika içinde olabilir. Yaşamın yeşil doğaya yürüyerek ulaşabilmesi de çok önemli. Hatta semtin çevresinde, küçük çapta tarım üretimi de olabilir. Sınırlı da olsa taze sebze ve meyvelerin tarladan sofraya mesafeleri yakınlaşır. Bu da kamyon trafiğini azaltabilir. Antalya'daki domatesin İstanbul'a kamyonlarla getirilmesinin karbon emisyonunu düşünürsek bunun faydası çok bariz. Birçok tüketim malzemesini yaşadığımız mekanlara yakın mesafelerde üretebilirsek sürdürülebilirliğe büyük katkı sağlamış olacağız. Bence bu konuyu mimarların da düşünmeleri gerekiyor. Kentlerin tasarlanıp planlanmaları büyük ölçekte mimari eylemdir. Mimarca tasarlanan kent ancak güzel ve kaliteli bir kent olabilir. Sokakların, meydanların silüetleri tasarlanmazsa bunların kendiliğinden imar planlarıyla olmalarının imkanı yok. Çünkü planlamacılar, imar planları yönetmelikleriyle kötünün engellenmesi için sınırlamaları belirliyorlar. Yüksek emsaller belirleyerek kentin yapılaşmasını ranta açmış oluyorlar. Ama kentin tasarımını asla hayal edip, tasarlamayı yapamıyorlar çünkü sadece 2 boyutlu düşünebiliyorlar. Sadece yanlışları sınırlamak için imar planları hazırlamış oluyorlar. Değil mi?
En “kötüyü” önlerken en “İyi” elde edilemez. Fakat şunu demek istemiyorum. “Mimar bir tanrı gibi kenti tasarlayacak”. Tabii ki kentsel tasarım ekibinin içinde planlamacı olacak, haritacı olacak, altyapı için mühendisler de olacak hatta ekonomist ve sosyologların da olması gerekiyor. Ama bütün bileşkelerin sonunda güzel bir ürün çıkma ihtimali daha yüksek, o da kent. Kentlerde ulaşım yolları yerine insan merkez alınabilirse daha yaşanabilir bir plan uygulanabilir. Bizim şu anda yaşadığımız kentlerde insanlarda psikolojik problemler yaratığımızı varsayarsak kentsel tasarımın önemini anlamış oluruz. Ben bu konu üzerinde saatlerce konuşabilirim ama ben sizin sorularınıza cevap vermeyi tercih ederim.


SM: Son yıllarda bazı Avrupa kentlerinde sürdürülebilirlik bakımından dönüşümlerin olduğunu görüyoruz. Daha çok yeşil kent, kendine yeten kent çabaları var. Enerji korumacılığının yanında sürdürülebilir bir yaşam çevresini genişletmek gibi… Sizin yaptığınız ve içinde bulunduğunuz buna benzer örnekler var mı? O kentsel yaşam senaryolarını gerçekleştiren örnekleri söyleşi ekine koyabilecek miyiz?
KA: Evet, Bizim web sayfamızda “urban design” linkinden kentsel tasarım kısmına girerseniz “Bağlar Mersin" adında projemizi inceleyebilirsiniz. Projede 380-400 dönümlük bir arazi üzerinde bir kent birimi tasarladık. Maalesef projemiz uygulanmadı ama bence kent tasarımı fikirlerimizi sergileyen çok güzel bir örnek teşkil etti. Proje bu Amerikan banliyö tipi değildi. Amerikan banliyösünün kötü tarafı şu, bahçeli evler bir yerde çalışma mekanları başka bir yerde olunca otomobil bağımlılığı kaçınılmaz olmuş. Yani öyle bir şey ki evde dört kişi varsa dört tane otomobil olması gerekiyor. Bahçeli evlerin bile bazen dört arabalık garajı olabiliyor ve direkt mutfağa bağlanıyor. Neticede, Amerika çok büyük bir ülke ve ekonomik kazancını bütün dünyadan alabiliyor. Yani ABD halkına daha çok refah verebiliyor. Ama bu bizim ülkemiz için geçerli değil. Hatta biz aile olarak Amerika'dan dönerken neden Adana'ya dönmeyi tercih ettik de İstanbul'a dönmedik? Sebebi şu; İstanbul çok büyük bir kent olduğu için orda bir fark yaratabileceğimi sanmadım. Aile bağlarımızın bulunduğu Adana daha yeni geliştiği için orayı tercih ettik. Geldiğimizde, 1992’de daha Kuzey Adana yapılaşmamıştı. Belki Amerika'da yapılan hataları tekrarlamayız diye düşündüğümün ne kadar ümitsiz olduğumu şimdi anlayabiliyorum. Adana da vahşi kapitalizmin kurbanı, motorlu araçlara bağımlı bir kent olarak günümüze geldi.
MS: Mersin’deki projenizin 380 dönümlük alanı kapsadığını söylediniz. Bu projedeki tasarım ilkelerinizden bahseder misiniz? Yani bu kentin kendine yeterliliği konusunda öngörüleriniz, teorileriniz nelerdi?
KA: Bağlar Mersin Projemizde genelde alçak yapılaşma tasarladık ama tam semt merkezinde tek bir yüksek yapılaşmayla görsel çekim noktası vurguladık. Çoğunlukta iç bahçeler çevresinde 6 katlı, 7 katlı apartmanlar ve dış çeperlere iki katlı bitişik nizam evler yerleştirdik. Genelde o projenin merkezinde daha bir yoğunluk var. Şöyle düşünmüştük, merkezde daha küçük dairelerde gençler hayatlarına başlarlar, çok az yürüyerek kafelere falan inebilirler ve her şey ayaklarının altında olabilir. Belki de tabii yaşlılar da orada oturmayı tercih edebilirler. Çünkü onların da büyük evlere ihtiyacı olmaz. Ama merkezin dışında daha çok yatak odalı daireler planladık. Tüm semtin daha dışında büyük bahçeli villalar yerleştirdik. Şimdi bu sosyal ve ekonomik olarak her gelir grubunun aynı kent birinin içinde yaşayabilmesini sağlayabilir diye düşündük. Yani gelir ayrımı yapmadan en lüks evdeki oturan çocukla en mütevazi evde oturan çocuğun aynı okula giderek dost olmalarını sağlamak amacımız oldu. Tasarım konseptimizin biraz da sosyal tarafı olması gerekir diye düşünüyoruz. Semtin merkezinde belirli bir yoğunluğun olmasıyla sıkışma var. Burada tanımlı avlular, tanımlı meydanlar, yani geleneksel klasik bir kentte olduğu gibi bir doku yaratmaya çalıştık. Merkezin dışında biraz daha az katlı, yeşilin içinde apartmanlar ve dışında küçük bahçeli evler tasarladık. Amacımız semtte oturan insanların aileleri büyüdükçe orada oturmaya devam edip başka bir yere gitmemeleri ve böylece yerlerine sahiplenmelerini istedik. Bunu da çok önemsiyoruz.
SM: Siz farklı kuşakları bir arada tutuyorsunuz. Önemsiyoruz bu anlayışı. Sizin deyiminizle kent biriminin donanımları; eğitim, çalışma, sosyal kullanımlar, iş merkezleri gibi işlevler de bu birimin içerisinde yer alıyor muydu?
KA: Evet. Semt birimlerinin merkezlerinde ticari kullanımlarda olabilir ama her şeyi tek yerde karşılamak, yani kent birimin içine hapsetmek realist olmayabilir. Onun için değişik kent birimlerinin merkezlerini bağlayan ulaşım sistemleri olabilir. Örneğin çocuğunuzu başka bir kent birimindeki okullara da gönderebilirsiniz. Öyle bir engel olması gerekmez. Ama kendi kent biriminin içinde kalma opsiyonunuz olursa servis ücretleri olmaz. Aynı İstanbul'daki Ortaköy’de evi olan çocuğun Arnavutköy'deki ilkokula gidebilmesi gibi. Ama bence ilkokulun ve hatta ortaokulun da evlere yürünebilir mesafelerde olmaları tercih edilebilir. Ama teknik okul ve üniversite kent biriminin içinde olmayabilir. Ben Almanya’da Stuttgart’ın dışında, Leichen diye küçük bir kasabada şunu izledim. Orada tarımla küçük sanayi birlikte yer alıyordu. Temiz Sürdürülebilir endüstri kasabanın ekonomisine katkı sağlıyordu. Ülkede üretimi merkezi organize sanayide toplamak yerine dağıtmak daha kontrol edilebilir bir model yaratmış. Büyük organize sanayilerin ayak izleri de çok büyük oluyor. İşçilerin çok uzak konut alanlarından gidip gelmeleri ulaşım problemleri yaratabiliyor. Halbuki kent biriminin içinde küçük bir endüstrinin yer alması ve orada çalışanların yürüyerek gelebilmeleriyle fabrikaya sahip çıkmaları tercih edilebilir. Yani bu konular biraz mimarinin dışında kalan alanlar gibi görünse de direkt olarak Kentin tasarımında önemli unsurları teşkil ediyorlar.
SM: Belki de sadece mimarlarla değil de sosyologlarla ve daha farklı disiplinlerle bir araya gelip tasarlanması gereken süreçler… İnsanların hayatına dokunurken çok farklı disiplinlerde uzmanların bir arada fikir üretmesi gerekiyor.
KA: Ama işte bu farklı disiplinler masa başında oturunca mimar da bu grubun içinde olmalı. Yani mimar bunun dışında kalmamalı. Çünkü bu kararların sonunda kentin fiziksel bir yapıya dönüşmesi gerekiyor. O fiziksel yapıyı da mimarın tasarlaması gerekiyor. Ne kadar doğru fonksiyonları bir kent birimine yerleştirseniz bile yine de onun bir fiziksel estetiği var, sokakların düzeni var, altyapısı var, ne bileyim ben, silüeti var. Onlarda çok önemli şeyler. Sanat tarafını da unutmamak gerekiyor. Eğer bir binanın mimarisi sanatsal bir eylemse kent tasarımı da en büyük ölçekte mimari bir eylem.
SM: Kent mekanlarına ve onun kişilere etkisi çok ciddi boyuta ulaşıyor elbette. Peki bu kentsel tasarım süreçlerinden devam edersek, sizin Adana Stadyumu’nun dönüşümü projeniz var. Bir de Herman Jansen'in Adana için önerdiği bir imar planı var. Bunun gerçekleşme süreci hakkında düşüncelerinizi de soracağız. Adana Stadyumu’nun dönüşümünde, alanın kente ait bir mekana dönüştürülmesinde önerileriniz nelerdi?
KA: Adana Stadyumu kentin merkezinde yer alıyor. Adana Stadyumu yıkılırsa o boşlukta park olması bir tasarım eylemi. Sadece orayı boşaltıp ağaç dikerek olacak bir şey değil. Biz onun için Adana'daki stadyumun çevresindeki yapılaşmanın estetik ve tanımlı olmasını tasarladık. Aynı bir resmin çerçevesi gibi ortadaki yeşil alanı tamamıyla boş bırakmak istemedik. Bir de bu yatırımın finans tarafı var. Her şeyi park yapıp bakım masrafını belediyeye yüklemek akıl işi değil. Parkın çevresindeki yapılaşma parkın sahiplenilmesine ve finansına katkıda bulunabilir diye düşündük. Mimarın sadece yatırımcıya değil topluma da bir sorumluluğunun olduğuna inanıyorum. Yatırımcı genelde son kullanıcı değil. Ama kentin yaşam kalitesi sonunda tüm topluma yani bizlere kalıyor ve mimarın bundan sorumluk duyması gerekir. Ama belki de ben hayal aleminde yaşadığım için hakikat öyle olmayabilir. Genelde mimarın ücretini ödeyen yatırımcı tüm yapılaşma sürecine hakim olabiliyor.
SM: Herman Jansen’in öneri imar planından kitabınızda söz ediliyor. Bu plan gerçekleşmiş mi ya da sonuçları ne olmuş Adana için?
KA: Tarihi Adana'nın dışında kalan alanları düzgün sokakları, ızgara planı Herman Jansen tasarlamış. Tren istasyonunun çevresindeki semtleri bahçeli evler olarak planlamış. Planı “Garden City” bahçeli şehir olarak alçak yapılaşmayla yerleştirmiş. Yemyeşil ama güzel düzgün sokaklardan oluşan ızgara planının içindeki o bahçeli evleri biz yıktık ve yerine yoğun apartmanlar yerleştirdik. Adana’nın çevresini bozduktan sonra yetmedi Kuzey Adana'ya da yüksek yapılaşmayı yaydık. Yani böylece güzel bir bahçeli kenti kaybettik. Bence bu değişim bir kayıp oldu çünkü en azından mevcudu korumalıydık. İstanbul'daki Levent’leri bilirsiniz mesela. Kullanımlar değişse bile alçak yapılaşma olarak kalmış ve bence iyi olmuş. Konut sahipleri de bu değişimden çok mağdur olmamışlar çünkü o konutlar kentin merkezine yakın oldukları için iş yerleri olarak değer kazanmışlar.
SM: Siz de biliyorsunuzdur ülkemizde genellikle fiziki büyüklükler üzerinden her şey anlatılıyor, işte şu kadar büyüklükte bina yaptık, şu kadar büyüklükte hafriyat yaptık gibi, böyle bir ölçüm sistemimiz var. Nitelik üzerinden çok fazla bir olumluluğu geliştiremiyoruz ne yazık ki… Akira’daki yazılarınızdan biz bu çıkarımları yapıyoruz. Dünya kentlerini dolaşıyorsunuz. Miami, Londra, Roma sonrasında da İstanbul'dan söz ediyorsunuz. Bunlar tabii 2000 yılından sonraki süreçler olduğu için nasıl görüyorsunuz? Dünyadaki kentsel kullanımı, kentsel yaşam eğilimini ve yerel otoritelerin yani belediyelerin ve merkezi yönetimlerin kararlarının sonuçları gördükleriniz bizce. Bu kadar derin özlem sonucunda Adana bu bakışın neresinde yer alıyor olabilir?
KA: Ben size eski Adana'nın çevresindeki yaşamı tarif ettim. Bir de Adana'nın tarihi merkezi vardı. Oradaki dar sokaklı Tepebağ Mahallesi çürümeye terk edilmiş durumda. Tepebağ’da Adana'ya ait avlulu, cumbalı evler varmış. Şu anda çoğu bakımsızlıktan depremden sonra yıkıldı. Ama aslında onların hayatını sonlandıran kent merkezinin terk edilmesi oldu. Sanayi, Ticaret Odaları ve Valilik gibi yapılar Adana'nın merkezinden dışarı çıktı. Dışarı çıktı derken kentin içinden dışına daha geniş bir alana yerleştirildi. Yani arabayla herkesin ulaşması için sanırım. Valilik de kentin merkezini terk etti ve hatta Vali Evi çok kentin dışında inşa edildi. Bu kamusal yapılar kent içinde mıknatıslar gibi çekim merkezleri yaratırlar. Yani bunlar kente canlılık veren unsurlardır. Bunlar kent dışına çıkarsa kentin içi kime kalır? Otomobil kaportacısı, egzoz tamircisi ve depolar gibi kullanımlar kentin değerine ve estetiğine zarar verir. Yani bir anlamda kentin merkezi ölmeye başlar. Adana'nın içi neticede boşalıp ve bakımsız kalınca güvenlik de azaldı. Akşamları yürümek, gezmek tehlikeli olmaya başladı. Ben ATÜ’yü tasarlarken ilk tercihim üniversitenin kentin içinde olmasıydı. Tüm fakülteler uygun olmasa bile sosyal bilimler, ticaret, mimarlık, planlama gibi eğitim faaliyetleri kentin içinde olabilirlerdi. Eğitimin kentin içinde olması ekonomisine değer katabilir. Kenti tamir edecek para yoksa üniversite buna bir destek olabilir. Neticede bir kentin merkezi sadece turistik eşya satan dükkanlarla canlanamaz. Belki eski tarihi evler tamir edilip öğrenciler için yurtlar, hocalar için lojmanlar olarak kullanılabilirler. Bu örnekleme biraz da Eskişehir de ki gibi üniversitenin kent merkezinde olmasına benziyor. Ben zaten kent olarak Eskişehir'i çok beğeniyorum. Eskişehir yürünebilir bir kent olarak Türkiye'nin en güzel kentlerinden biri. Ama bunun aynısını Adana yapamamış ve çok önemli bir fırsatı kaçırmıştı. Yazık olmuş yani… Yakın zamanda ufak tefek kentsel iyileştirmeler yapılmış olsa da kentin bütününü fazla etkilememiş çünkü daha kapsamlı iyileştirme için finans kaynakları artık kalmamış. Kamusal yapıların kentin dışına çıkmasıyla yeni yatırımlarda da şehrin dışına çıkmış.
SM: 1935 yılı ve sonrasında doğan mimarların, meslek yaşamlarının dışında, hobi ya da farklı ilgi alanlarının olduğunu gözlüyoruz. Sizin boya kalemleri ile renklendirdiğiniz çizimlerinizi, mobilya tasarımlarınızı görüyoruz. Le Corbusier'in, Adolf Loos'un da mobilya tasarımları vardı. Bu tür eğilimleri nasıl yorumluyorsunuz? Mimarın tasarladığı mekana uyumlu ve mekanla ilişkilendirdiği mobilya tasarımları yapması ilginç bir durum. Buradan hareketle sizin de tasarladığınız mekanlarla ilişkili obje tasarımlarınız var mı?
KA: Yurdumuzda mimarların mobilya tasarlama eylemi biraz yokluktan oluşmuş ve biraz da imkandan olabilmiş. Bir mimar, belki de egosunu tatmin etmek için, tasarladığı mekanın içindeki kapı kulpundan aydınlatma elemanlarına kadar bir uyum içinde olmalarını arzu edebilir. Bunu başarabilmek için her şeyi kendi tasarlamak isteyebilir. Adana'da hala bir marangoza tasarladığınız mobilyayı yaptırabiliyoruz ve çok da yüksek fiyatlarla da değil. Örneğin Amerika'da bunu yaptırmanız nerdeyse imkansızdır çünkü özel tasarımla üreteceğiniz parçalar hazır alacağınız mobilyanın 10 misli fiyatına çıkabilir. Özel mobilya tasarlamanın ekonomik anlamı kalmaz. Adana'da ben de bazı mobilyalar tasarlayıp marangozlarıma yaptırma imkanı bulabildim. Daha önce değinmiştim, 1976-1979 arası İstanbul'da hazır hiçbir yerli yapı elemanı yoktu. Biz aydınlatma elemanlarını bile tasarlayıp Beyoğlu'nda atölyesi olan Ermeni Dikran Usta’ya yaptırmıştık. Onun atölyesine girip kalıp üretimine müdahil olmuştuk. Tam klasik anlamda hakiki mimarlık yapmıştık o yıllarda. Asla benim Amerika'da yaşamayacağım bir deneyim olmuştu. Şimdi yine konuyu dönersek, ben Amerika'dan Adana’ya döndüğüm zaman aynı hataların Türkiye'de tekrarlanmaması için çaba verdim. Ama bir de baktım ki yerli değerleri koruyup geliştirmek yerine yurtdışına benzeme özentisi daha hakim. Bana gelen müşteri benim onlara Amerikan yaşamını yaratmamı istermiş meğerse. Hatta televizyonda “Dallas” dizisinden örnek görseller vermişlerdi. “Sen Amerika'da okudun bilirsin. Şöminemizin aynen böyle olmasını isteriz.” gibi isteklerde bulunmuşlardı. Ben de tam tersi yerli yaşamın yorumunu yapmak istiyordum.
Ben hala aynı düşünüyorum. Mimarimizde çağdaşlık ve modernite olacaksa zemininde bizim yaşantımız olması gerekir. Dışarıdan gelen bir yaşantının kopyasını veya benzerini asla tasarlamak istemem. Bu yaklaşımla başka her şeyi de kabul edip yorumunu yapabilirim. Buna kapıda pabuç çıkarıp terlik giymemiz de dahil çünkü bunun da hijyenik bir sebebini anlayabiliyorum. Aynı Japonya’da olduğu gibi çağdaş olmak için kendi adetlerimizden vazgeçmemize gerek olmadığına inanıyorum. Yani biz Avrupa kentini, Amerika kentini taklit ederek değil, kendi Anadolu yaşamımızdan ve kökümüzden kopmayarak çağdaş bir kent kurabilmeliyiz. Bu çok önemli bir tercih ve her sanat dalında geçerli olabilir. Müziğimizde, resmimizde her sanat dalında kökümüzü yansıtabilmemiz gerekir.



SM: Tasarım geliyor, yer ve kültür bağlamına odaklanıyor. Aslında özün yorumu gerekiyor.
KA: Acaba şimdi çok yüksek bir teknolojinin etkisi altında kalınca biraz kendi özgüvenimizi mi kaybettik?
SM: Ürettiğimizden fazlasını tükettiğimiz bir topluma dönüştüğümüzü düşünüyoruz. Yapılan araştırmalara göre kişiler ortalama 3,5 yılda bir cep telefonunu değiştiriyormuş. Yeterince kullanmadığımız eşyalar, yararlanmayı bilmediğimiz bilgiler toplanıyor ve atılıyor, inşa ettiğimiz yapılar da gereğinden büyük ve atıl… Her alanda şiddetli bir şekilde yok etme çabası içindeyiz, çevremizi, doğayı, canlıları ve var olan her şeyi…
KA: Bu en son bahsettiğiniz konu esasen işin anahtarı. İsrafın sınırlanması gerekiyorsa üretimin de azalması gerekiyor. Bence üretimi sınırlayıp kaliteyi yükseltmeli. Kalite fiyata yansıyacağı için israfı da azaltacaktır. Ben tabii ekmek peynir gibi temel gereksinimlerden bahsetmiyorum ama tüketim mallarının kalitesi ve fiyatı yüksek olabilir. Çok değişik konulara girdiğimizin farkındayım. Belki de toparlayamadık bu konuları ama en azından önemli olanlara biraz değinmiş olduk sanırım.


SM: Konuşmayı düşündüğümüz hemen hemen her şeyi konuştuk. Bize zaman ayırdığınız için tekrar çok teşekkür ederiz. Aldığınız ödül için de tekrardan tebrik ediyoruz.
KA: Bana da fırsat verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
SM: Bu ülke için değerli görülmüş meslektaşlarımızı mimarlık ortamı ve bu alana ilgi duyan kişilere ulaştırmaya çalışıyoruz. Bu durum bizim için büyük bir zevk.
KA: Çok teşekkür ederim. Bana da önem verdiğiniz için. Eksik olmayın.



